• Binlerce ürün EkoPC'de
  • Yönetim Danışmanlığı


ekobi.net Reklam Paylaşım Sistemi

 Serkan ÇEVİK  22/08/2008,17:23

http://www.candundar.com.tr


CAN DÜNDAR'dan bir yazı (Zamanım Yok!) diyenlere.

Bu lafı bir kişiden daha duymak istemiyorum. Mail'ime
iki satır bile cevap yazmayanlar 'çok yoğun'; bir şey anlatmak için söz
verip haftalarca sesi çıkmayanlar 'çok yoğun'; benden başka herkes ama
herkes çok yoğun.

'Aaa tabii; onun için konuşmak kolay. Evde oturup yazıyor sadece.
Çalışmaktan haberi yok' diyenler olabilir.

İstesem ben de 'çok yoğun' olabilirim. 'Bugün şunu yetiştirmem lazım;
yarın şuraya gidip yazı konusu bulmam lazım, birkaç ay içinde romanımı
bitirme planım var, sarkmaması lazım, o lazım, bu lazım...'

Hayatı boşvermek istedikten sonra 'yoğun'
olmaktan kolay mazeret yok ki.
Hatta sadece yemek pişirip, alışverişe çıkıp, dizi izleyip yaşayarak da
'yoğun' olabilirsiniz.

'Sinemaya gidemem ki, bugün temizlik yapacağım.' E yapma.

'Ay seni arayacaktım, hep aklımdasın ama işlerden başımı kaldıramıyorum
ki...'

Kâinatın en saçma mazereti. Yani 'kafama uçan daire düştü,
hastanedeydim' deseniz daha inandırıcı olur.

Normalde hiç kimse hayatının 24 saatini çalışarak geçirmez. En azından
yemek yemek, uyumak ve tuvalete gitmek için ara vermeniz gerekir. Ve bu
aralarda sevdiğiniz insanlarla en azından telefonda konuşabilirsiniz,
değil mi?

Ben bir insana vakit ayırmamanın mazereti olarak 'çok çalışıyorum'u
kesinlikle kabul etmiyorum. Eğer biriyle aylarca görüşmüyor ve 'işlerim
var, ondan'diyorsanız, bunun iki anlamı vardır:

a) Ben aynı anda iki işi yapamam. Doğal olarak çalışırken araya kimseyi
katamam. Merdiven çıkarken çiklet de çiğneyemem. Hayatım allak
bullaktır. Zaman nasıl değerlendirilir bilmiyorum.

b) Seninle görüşmek istemiyorum.

c) Ciddi anlamda işlerim yüzünden görüşemediğimizi sanıyorum. Bu mazerete
gerçekten inanmışım. Kimi kandırıyorum ki?

(Son şıkkı kabul edecek babayiğit pek bulunmaz.) Ve hiç kimse beni birinci
şıkka inandıramaz. Çünkü biriyle görüşmek isterseniz, mutlaka vakit
ayırırsınız.

Bu aralar üst üste birkaç kişiyle bu 'çok çalışıyorum da; başka bir şeye
bakamıyorum' muhabbetini yaşadım; konuya o yüzden taktım. Bir insandan
örnek vereceğim. Şu an için kendimi örnek veremem çünkü 'evde çalışan
yazar' olduğum için kimsenin beni iş konusunda ciddiye aldığı yok.

Neyse canım, bana ne? Ben yazıyor muyum? Yazıyorum. Paramı alıyor muyum? Alıyorum.
Gerisi beni hiç ilgilendirmiyor. Ama şunu da belirtmem gerek. Öğrencilik
hayatım boyunca hiçbir zaman derslerin, sınavların, çalışmaların,
zevklerimin önüne geçmesine izin vermedim. Benim için okul her zaman
ikinci plandaydı.

Eğer çok sevdiğim bir film oynuyorsa, yarınki sınava çalışmayı birkaç saat
sonrasına erteledim ve filmi izledim; canım ertesi günü ödev yetiştirmeye
oturmadan önce gezmek istediyse çıkıp gezdim; ders çalışmayı planladığım
gece bir arkadaşım 'haydi sinemaya gidelim' dediyse herşeyi olduğu gibi bırakıp sinemaya gittim. Çünkü benim için 'sevdiğim insanlar' ve 'kendime vakit ayırdığım hayatım' herşeyden önemliydi. Hayatımda hiç kimseyi 'çalışmam gerek' diye geri çevirmedim.

Bir arkadaşa 'hayır, eve gideceğim' dediysem, bu o anda eve gitmek
istememden başka bir sebebe asla dayanmadı. En önemli işin başında da
olsam, bir dostum 'seninle konuşmaya ihtiyacım var' dediğinde ben tüm işleri bırakırım. Çünkü hiçbir şey, çevrenizdeki sevgi ve sahip olduğunuz yüreklerden daha önemli olamaz. Hayat kısacık, acayip bir şey.
Hırslarla, kıskançlıklarla ve eşek gibi çalışmakla bitirilemeyecek kadar
da değerli.

Elbette boş boş oturun demiyorum. Çünkü hayat aynı şekilde, boş boş
oturulmayacak kadar da değerli. Ama iş dediğiniz şey, sevdiklerinizle,
kendinizle, hobilerinizle geçireceğiniz zamanın tamamını çalıyorsa, inanın
bunda büyük bir terslik vardır. Kendini çalışmaya ciddi bir biçimde
adayan ve sevdiklerine zaman ayıramayacak kadar işlerine gömülmeyi kendi
özgür iradesiyle seçen kişiler de var tabii. Ben böylelerinin asla
evlenmemesi gerektiğini düşünüyorum. Ve bu, kesinlikle tahammül
edebileceğim bir kişilik tarzı değil.

Neyse, geçeyim örnek kişime: Ben ortaokul hayatım boyunca Soma'da yaşadım.
(Oradaki hayatım da alemdi aslında. Bir ara onu da yazayım...)
Anlatacağım kişi, bir arkadaşımın babası. (Ailecek de görüşüyorduk; aynı
apartmandaydık.) Adam her sabah en geç altıda işe gitmek zorundaydı.
(Mühendisti galiba. Maden ocaklarına çıkıp oradaki işleri yürütüyordu.)
Yani haftanın beş günü, ciddi anlamda 'sabahın körü'
diyebileceğiniz bir saatte işinin başında olmalıydı. Bu durumda erkenden
yattığını ve hafta içi başka hiçbir şeye vakit ayıramadığını düşünürsünüz,
değil mi? En azından benim hayatımdaki 'yoğun insanlar' için bu çalışma
tarzı 'işe git, eve gel, yemek ye, uyu, işe git, eve gel, yemek ye, uyu'
düzenini gerektiriyor.

Ve hafta sonları da 'hafta içinin yorgunluğunu bir türlü atamıyorum' diye
evde yatarak geçirilirdi. Aşırı yoğun çalışma temposu yüzünden bunlara
laf da söylenmezdi. Çünkü 'çok çalışıyorum, görmüyor musun?' demeleriyle,
her türlü tartışma anında biterdi. Peki arkadaşımın babası böyle mi
yaşıyordu? Büyük harflerle cevap veriyorum:

HAYIR, ASLA... Akşam eve döndüğünde sosyal hayatı başlardı. Yemek bazen
evde, bazen bizim de dahil olduğumuz dost topluluğuyla beraber dışarıda
yenirdi. Sonra mutlaka birinin evinde toplanılır; eğlence gırla giderdi.
Bu adam işinin dışındaki tüm vaktini sevdikleriyle geçirir ve karısına
asla yalnızlık hissettirmezdi. Hemen hemen her hafta sonu mutlaka ya
Dikili'ye ya da Aliağa'ya yemeğe giderdik. Asıl çarpıcı örneğimi daha
vermedim. Haftanın her günü sabah altıda işte olan ve akşam hava kararınca
eve gelen bu adam, (bazen cumartesileri de çalışıyordu galiba)
evlilik yıldönümünde karısını Soma'ya iki saat uzaklıkta olan İzmir'e
götürdü. Hayır, hafta sonu değil.

BÜTÜN GÜN çalıştığı bir günün akşamında eğlenmek için gittiler ve gece
yarısını geçe döndüler. Ertesi gün de bu adam tekrar sabahın köründe
işine gitti!!!

Hiç kimse bana hiçbir şey için 'çok meşgulüm, çok yoğunum, vaktim yok da
ondan' gibi bir mazeret sunmasın. Ben inanmıyorum. Eğer biri beni
aramıyorsa, aramak istemediği içindir. Eğer benimle görüşmüyorsa,
görüşmek istemediği içindir. Ben başka HİÇBİR mazereti kabul etmiyorum.
Son örneğimin ardından bu yazıyı bitirebilirdim. Çünkü gerçekten başka
hiçbir lafa gerek yok. Vakit ayırmak istersen, istediğin herşeye ve
herkese vakit ayırabilirsin. Ama müsaadenizle ben bu konuyla ilgili
söylenmiş ve gerçekten çok hoşuma giden sözlerden de bir demet sunmak
istiyorum. Bunları herkesin çerçeveleterek duvarına asması gerek.

'İşim var, vaktim yok'
diye saçmalamaya ve daha da korkuncu bu saçmalığa kendimiz de inanmaya
başlarsak acilen okuyup kendimize geliriz:

-İşinizin çok önemli olduğunu düşünüyorsanız, bu sinirlerinizin ciddi
biçimde bozulduğunun en açık göstergesidir.
(Bertrand Russell)

-Mutluluğun formülü, gerektiğinde önemsiz şeylerle meşgul olabilmektedir.
(Edward Newton)

-Bitap bırakan günlük yaşam, ancak bir aptalın karşılaşabileceği bir hayat
krizidir. (Anton Çehov)

-Eğer boş zamanınız yoksa, ruhunuzu kaybediyorsunuz demektir. (L. P. Smith)

-Kalitenizin ölçüsü, boş zamanlarınızda ne yaptığınızdır.
Medeniyetlerin kalitesi de insanlara sağladığı boş zaman ve bunun kalitesi
ile ölçülür.
(Irwin Edman)


-Babam bana çalışmayı, fakat işin esiri olmamayı öğretti. Şimdi okumanın,
hikaye anlatmanın, şakalaşmanın, konuşmanın ve gülmenin iş kadar; hatta
ondan da önemli olduğunu biliyorum. (Abraham Lincoln)

-Boş zamanı iyi değerlendirmek, çok ciddi bir sorumluluktur. (William
Russell)

VE BENİM FAVORİM:

'Yeterli zamanım yok deme. Büyük insanların da günleri 24 saattir...'

CAN DÜNDAR

.