‘Ege Cansen’ Kategorisi Arşivi

Ege Cansen’in Köşe Yazıları

Ege Cansen’in Hürriyet Gazetesindeki Köşe Yazıları

Parmak ısırtan Türk bankaları

Gün geçmiyor ki Türk bankalarının küresel kriz ortamında ne kadar iyi yönetildiği hakkında gazetelerde bir yazı çıkmasın.

Amerikan ve Avrupa bankaları birbiri ardına iflas ederken, bizim bankalarımızın çatısından tek bir kiremidin bile düşmemesi tüm dünya yatırımcılarının ilgisini çekiyor. Borsa endeksinin cari fiyatlarla TL bazında rekor kırdığı geçen haftanın yükseliş yıldızları yine Türk bankaları idi. Büyük bir gazetemiz bunu “Parmak Isırtan Türk Bankaları” manşetiyle okurlarına duyurdu.

* * *

Bankalarımız hakkında çıkan bu övücü yazıların, bankacılığa faydadan ziyade zarar verdiği kanaatindeyim. Bankacılığı çok kârlı bir “voli” sektörü olarak göstermek veya görmek ulusal ekonomimiz için bir risktir. Anlatayım:

1. Bankacılık sektörü, reel sektörün ve kamu kesiminin “ayna simetriğidir”. Bankanın aktifi yani varlıkları, reel sektörün ve Hazine’nin pasifidir, yani yükümlülükleridir. Öyleyse, cebirsel olarak reel sektörün veya Hazine’nin durumunun “kötü” olduğu, mesela sanayinin küçüldüğü ve bütçe açıklarının büyüdüğü bir ortamda banka sektörünün durumunun “iyi” olması zordur. Sürdürülemez.

2. Bankalar, esas olarak mevduat sahibine karşı sorumludur. Birinci görevleri, kendilerine emanet edilen tasarrufları batırmamaktır. Bu aynı zamanda devlete olan sorumluluğu da yerine getirmektir. Çünkü devlet, mevduat sahiplerini himaye etmek için zora düşen bankaların içine halkın parasını koyar. Banka, devleti buna mecbur etmemelidir.

3. Banka, “Bilânço” ile reel sektör (kısaca sanayi ve ticaret firmaları) ise “Gelir Tablosu” ile yönetilir. Reel sektörde yıllık kâr çok önemli bir performans göstergesidir. Bankacılıkta yıllık kâr rakamı o kadar önemli değildir. Önemli olan aktif-pasif yapısıdır. Çünkü bilânço, birikimli bir tablodur. Dönemsel değildir. Bankanın kurulduğu günden tasfiye edilinceye kadar geçen ve geçecek zamanı kapsar.

4. Bankalar yüksek finansal kaldıraçla çalışır. Yasal olarak öz kaynaklarının 8 katı borç kaynak kullanır. Bu sebeple yıllık kârları çok hızlı artabilir. Kaldıraç ters çalışmaya başlayınca da, bir gecede iflas edebilir. Sanayide (reel sektörde) böyle bir şey olmaz.

5. Bankaların çok kârlı olmaları, hayra alamet değildir. Eğer bu yüksek kâr,  ölçme yönteminden doğmamışsa, riskleri artmış demektir.

6. Türk bankalarının nakit pozisyonları yüksektir. Bunun anlamı “kârım düşük olsun, ama şoklara dayanıklı olayım” demektir. Bu görünüme göre Türk bankacılık sektörünün kârları önümüzdeki dönemde düşecektir.

7. Banka para satmaz, varlık (aktif) satın alır. Bankacılıkta, müşteriyle risk ilişkisi kredi veya mevduat işlemi bittiği gün başlar. Sanayide ise işlem tamamlandığı gün, risk ilişkisi biter.

Son Söz: Ayna düz değilse, cismin görüntüsü, olduğundan farklı oluşur.

Ege Cansen

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=14414872&yazarid=260&tarih=2010-04-14

Yüksek faiz bitti şimdi sıra düşük kurda

Gerek yazdığım yazılarda, gerek yaptığım konuşmalarda, başta Merkez Bankası olmak üzere Türkiye’de iktisadi politikanın oluşmasına katkıda bulunanların ısrarla savunduğu “yüksek faiz-düşük kur” politikasını eleştirdim durdum.

Benim bu tenkitlerime cevap olarak, “Merkez Bankası’nın bu şekilde adlandırılacak bir politikası yoktur; enflasyonu düşürmek için alınan önlemler yüzünden böyle bir tablo oluşmaktadır” dendi. Ben de, “Önemli olan somut gerçeklerdir; bunun kasten veya olayların zoruyla ortaya çıkması değildir” diye cevap verdim. Kaldı ki; “Türk Parasının Kıymetini Koruma” kökü o kadar derinde olan bir inanıştır ki; insanlar bu politikayı fazlaca düşünmeden otomatik olarak uygular.

* * *

Türk parasının kıymeti korunsun derken, altı sıfır atılacak hale gelmesinin sebebi, bu politikanın kaçınılmaz bir şekilde “cari açık” yaratmasıdır. Büyüyen cari açıklar da ekonomiyi “devalüasyon-enflasyon” sarmalına sokmuştur. Bu sarmaldan IMF’nin talimatıyla 2000′de “kur çapası” uygulayarak kurtulmak istendi. Sonuçta yine kocaman bir cari açık oluştu, devalüasyon tekrar patladı ve ekonomi krize girdi. Kemal Derviş’in başlattığı “güçlü ekonomiye geçiş” projesiyle krizden çıkıldı. Bu programın iki önemli ayağı vardı. Birincisi “bütçe açıklarını” küçültmek, ikincisi ise “cari açıkları” kapamaktı. 2002′de AKP iktidara geldi, siyasi istikrar sağlandı. 2002-2008 arasında dünyada küresel bir rahatlama yaşandı. Bol ABD Doları ve ucuz Çin mallarıyla dünya ekonomisinde bir “saadet zinciri” oluştu. Bu sayede başta Brezilya, Arjantin ve sair Latin Amerika ülkeleri olmak üzere Türkiye dâhil tüm “enflasyon bağımlısı” ülkelerde mucizevî bir şekilde hem enflasyon indi, hem de milli gelir büyüdü. Ancak saadet zinciri 2008 yılı sonunda koptu. 2009 küresel kriz yılı oldu. Faizler düştü. Şimdi yeni bir dönem başlıyor.

* * *

Türkiye’de uygulanan “değerli TL” politikasını savunanlar, dalgalı kur rejimlerinde, merkez bankalarının kur hedefi olmaz; aşırı dalgalanmalara karşı müdahalesi olur diyorlar. Acaba merkez bankalarının kur hedefi olmasa bile kur politikası olmaması iyi bir şey midir? Yani fiyat istikrarını sürdürmenin önündeki en büyük tehlike olan TL’nin aniden değer kaybetmesini önlemek için, cari açığın büyümesine engel olacak bir kur politikasını şimdiden izlemeye başlamak yanlış mıdır? Bırakın büyümeyi ve işsizlikle mücadeleyi, sırf fiyat istikrarı açısından bile, cari açığın küçülmesine yardımcı olmak, merkez bankasının görevi değil midir? Faizler düşükken, TL bir atakla karşılaşırsa, merkez bankası mevcut kafa yapısıyla (mind set) faizleri arttırırsa, korkarım yeniden “yüksek faiz-düşük kur” formülü hortlayacaktır.

Son Söz: Tedbir, tehlikeden önce alınır.

Ege Cansen

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=14131732&yazarid=260&tarih=2010-03-17

Cumhuriyet inşallah bitmemiştir

Yeni bir şey söyleyecek değilim. Var olanı özetleyeceğim. 1920′de temelleri atılan “cumhuriyet” bitmiş değildir. Burada cumhuriyetten kasıt: Batılılık, laiklik, ulusal birlik ve tam bağımsızlık tutkunu milliyetçi bir fikriyattır.

1. Cumhuriyet bitmemiştir; çünkü bu ülkede önemli sayıda cumhuriyetçi vardır; olmaya da devam edecektir.
2. Cumhuriyetçi olmak, CHP’li olmak değildir.
3. Cumhuriyetçilerin hedefi, CHP’yi iktidara getirmek değil, cumhuriyet fikriyatını egemen kılmaktır.
4. CHP, eğer cumhuriyet değerlerine boş vererek iktidara gelirse, bu “cumhuriyet” iktidarda demek değildir. Yalnız, Cumhuriyet Halk Partililer iktidarda demektir.
5. Cumhuriyet fikriyatının siyaseten iktidar olamaması üzücüdür ama yaşamsal öneme haiz değildir. Cumhuriyet değerlerinin mümkün mertebe yaşatılması da yeter.
6. Cumhuriyet, silahlı kuvvetler komuta kademesinin, eşleri türban takan generallerden oluştuğu gün simgesel olarak bitmiş olacaktır. Bu ihtimal ufukta gözükmektedir.
7. Özerk Kürt Bölgesi’nin anayasal olarak kurulması ve Kıbrıs’ın tümünde Rumların sözünün geçmesi, cumhuriyetin onurunu ciddi şekilde zedeler. Bu da muhtemeldir.

* * *

Türk Ordusunun “değer manzumesi” içinde, cumhuriyeti savunmak için gerekirse darbe yapılır fikrinin bulunduğu bir gerçektir. Zaten yakın tarihimizde, bu tespiti doğrulayan hadiseler olmuştur. Bu kültür hâlâ canlıdır. Bu kültürün değişmesi için ordu, çok kuvvetle muhtemel yabancı uzmanların yardımıyla tasarlanmış ve uygulanan bir “faka bastırma” ve “propaganda” kampanyalarıyla köşeye sıkışmıştır. Bu ameliyat kötü yapılmıştır. Ancak demokrasiye bağlı cumhuriyetçiler için bunda da bir hayır vardır.

* * *

Ordunun sürekli siyasete bulaştığı ne kadar doğruysa, Türkiye’de demokratik rejime son vermek istediği o kadar yanlıştır. İspat ortadadır. Menderes, Demirel, Özal ve Erdoğan seçimle başa gelmiştir. Yapılan her askeri darbeden hemen sonra ordunun yaptığı ilk iş, iktidarı seçilmiş hükümetlere nasıl devredeceğini planlamak olmuştur. Ordu, hem üç kez iktidara el koymuş, hem de kendi iktidarına, kendi eliyle son vermiştir. Türkiye 60 yıldır, hareket alanı “cumhuriyet ilkeleriyle” sınırlı “seçilmiş hükümetlerce” yönetilmektedir.

* * *

Bu aslında bir koalisyondur. Acaba bundan böyle Cumhuriyetin, demokratik hükümetlerle yaptığı ortaklık tamamen bitecek midir? Dik başlı, asi tavırlı cumhuriyetçilerin burnunu sürtmek için elinden geleni ardına koymayan ve “Kemalizm (Atatürkçülük) Türkiye’ye giydirilmiş bir deli gömleğidir” diyen ABD ile AB, “cumhuriyetsiz demokrasi” düzeninden umduğunu bulabilecek midir? Bulamazsa ne yapacaktır?

Son Söz: Tak fişi, yaptır işini; çek fişi, bitir onun işini.

Ege Cansen

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=14160526&yazarid=260&tarih=2010-03-20

Akıllı dış borçlanma

Ülkemizde abonesi en bol iktisadi safsata, hızlı kalkınmak için Türkiye’nin dışarıdan borçlanması gerektiğidir.

İktisat uleması buna bir de sözde bilimsel açıklama getirir. “Efendim, milletimizin tasarruf oranı düşüktür. Tasarruf açığını kapamak için ‘tasarruf’ ithal edilmelidir. Yani, dış borç alınmalıdır” der. Bu önerme sadece iktisaden yanlış değil, aynı zamanda siyaseten de zararlıdır. Dışarıdan para gelmezse hızlı büyüyemez hatta aç kalırız diye şartlanmış bir zihniyet, ülkemizin, büyük devletlerin veya parası olan şeyhlerin, mesela petrol zengini Arapların bâziçesi haline gelmesinde hiç beis görmez. Üstelik ülke, hem onun bunun oyuncağı olur, hem de hızlı kalkınamaz. Ben bu tezi anlatıp duruyorum. Yazdıklarımı anlamak istemeyenler “ne yani, içimize mi kapanalım ?” diye sözde beni köşeye sıkıştırıyorlar.

* * *

Hayır! İçimize kapanmayalım. Tam aksine iyice dışa açılalım. Yani yelken basıp, uzak denizlere sefer yapalım. İhracatımızı, ithalatımızın üstüne çıkartalım. Japonya, Tayvan, Kore ve Çin bunu nasıl başardıysa biz de öyle yapalım. Dışarıdan borç alacaksak, bu yapısal dönüşümü gerçekleştirmek ve sürdürmek için alalım. İç tüketimi şişirmek için değil. Daha az ithalat yapmayalım, daha fazla ihracat yapalım. Kısaca ithalattan fazla ihracat yapalım. Dengeyi küçülmede değil, büyümede tesis edelim. İşte bu sonuca yarayan dış borçlanmaya ben “akıllı” diyorum. Biraz daha ayrıntıya girelim.

* * *

1. Milli gelir hesabında, ihracat artı, ithalat eksi olarak yer alır. Milli harcamalar toplamında ise, ihracat eksi, ithalat artıdır. Milli gelir, ihracatla büyür.

2. Harcamalar toplamı (tüketim artı yatırım) eğer milli gelirden büyükse, dış açık var demektir. Yabancı para hangi yolla ve ne nam altında girerse girsin, dış açık kadar ülkenin dış yükümlülükleri artar.

3. Bir ülkenin dış yükümlülükleri toplamı, sadece finansal borçlardan oluşmaz. Bu toplama “Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımı” için gelen paralar da dâhildir.

4. Bir ülkenin hem dış yükümlülükleri hem de dış varlıkları vardır. Önemli olan bu ikisinin farkıdır. Bu aşamada hedef, dış yükümlülükten fazla dış varlık yaratmaktır. Küresel hesapta, net farklar toplamı sıfırdır.

5. Dış borçla yapılan yatırımın getirisi, alınan borcun faiz ve anapara taksitlerini geri ödeyecek kadar “net katma değer ihracatı” sağlamalıdır. Bu akıllı bir borçlanmadır.

6. Borç geri ödemesi, gayrimenkul değer artışı yani “rant avcığı” ile değil, yaratılan katma değerle olmalıdır.

7. Dış borçla yapılan yatırım yarattığı ulusal katma değer, ithalatı ikame diyorsa, ayrıca ihracat şartı aranmaz. Bu da akıllı borçlanmadır.

Son Söz: Cari fazla varsa, alınan her dış borç, akıllı olur.

Ege Cansen

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=13990174&yazarid=260&tarih=2010-03-03

Para içeri IMF dışarı

Yaklaşık iki yıl süren ayak sürtmeden sonra Türkiye’ye yurt dışından yeterince para gelince, IMF ile ilişkiler şimdilik buzdolabına kalktı.

Bu bekleniyordu. Ancak işin beklenmeyen tarafı, bu ilişkileri dondurma kararının IMF tarafından alınması oldu. Bizimkilere kalsa, bir süre daha “piyasalara” papatya falı açmaya devam ederlerdi.

* * *

1. IMF ile “ayağım kayarsa beni tut” (stand-by) veya “kredi kolaylığı” düzenlemesi yapmamak, taktik değil stratejik bir karar olmalıdır. Yani, bir süre sonra bir parasal sıkışma olunca IMF’ye gidip “ben ettim, sen etme; n’olur bana yardım et” denemez. Denirse tuhaf, hatta ayıp olur.

2. Küresel kriz patlamasaydı, devleşen cari işlem açıkları yüzünden ekonomimiz, muhtemelen 2009 içinde kendi krizine girecekti. Zaten bunun ilk sinyalleri alınmıştı.

3. Küresel kriz, TL’nin devalüe olmasıyla tetiklenecek bir ulusal krizin oluşmasını engelledi. Küresel kriz çıkınca başta Amerikan Merkez Bankası olmak üzere, tüm döviz cinsi para üreten merkez bankaları, dünyayı nakit paraya boğdular. Küresel para piyasalarına şırınga edilen trilyon dolarlar sayesinde Türkiye dövizsiz kalmadı.

4. Strata “anayol” demektir. Türkiye, bellediği yolda yani “cari açığa dayalı büyüme” anayolunda yürümeye devam edecekse alınan karar sadece bir taktiktir. Hava basmaktır. Çok da önemli değildir.

5. Eğer alınan karar stratejik ise bu, izlenmekte olan anayol terk edildi, tercihimizi değiştirdik; başka bir anayola geçiyoruz demektir. Her tercih, bir risk içerir. Sakıncası olmayan stratejik karar yoktur.

6. Esas stratejik kararın içi, alt stratejiler ve projelerle mutlaka doldurulmalıdır. İçi boş, palavradan stratejik karar olmaz. Yoksa fena çuvallanır.

7. Mademki Türkiye, IMF ile ilişkilerini dondurdu, bundan sonra mutlaka “cari işlem açığını” azaltacak parasal ve yapısal reformlar yapmalıdır. Bana göre cari işlem açığının kapanması zaten gerekliydi; şimdi elzem oldu.

8. Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Babacan ile Başbakan Erdoğan’ın iktisadi ve mali konularda birbirini iyi anladıklarından emin değilim. Eğer IMF ilişkilerinin dondurulması, başbakanın “belediye harcamalarını kısmam” tutumundan doğmuşsa, yardımcının kendisiyle mutabık
olması mümkün değildir. Çünkü Babacan, kamu açıklarını küçültme konusuna çok önem veriyor.

9. Başbakan Yardımcısı Babacan, ben kamu kesiminin dengesine bakarım; kalkınmak için gerekli yatırımları özel sektör yapacak diyor. Bununla bir bakıma lafı “dış borcu da özel sektör alır” o da beni ilgilendirmez demeğe getiriyor. Burada ciddi bir yanılma var. Parası döviz olmayan bir ülkede özel sektörün dış borcu, kamunun dış borcudur.

Son Söz: Planörle uçacaksan, paraşütü önceden tak.

Ege Cansen

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=14094859&yazarid=260&tarih=2010-03-13

Kriz, krizin kurdudur

Tüm dünyada yaşanmakta olan iktisadi kriz hakkında hemen herkes yanıldı.

IMF, Dünya Bankası, OECD veya baba bankalarının “baş” ekonomistlerinin yılbaşından Eylül ayına kadar yazdıkları raporlardaki tahminlerine bir bakın. Görülecek ki; kimse böylesi bir felaketi öngörmemiş. Başbakan saf, saf “kriz, bize teğet geçecektir” derken, iktisatçılar da ekonomilerde “ayrışma” üzerine makaleler döşeniyordu. Ayrışma kuramına göre, iktisadi kriz “gelişmiş” büyük ekonomilerde yavaşlamaya yol açacak ama “gelişen” ülkeler fazla etkilenmeyecekti. Hatta bu sayede küresel büyüme sürecekti. Çünkü dünya ekonomisindeki büyümeyi zaten başta Çin, Hindistan, Brezilya ve Rusya olmak üzere gelişen ekonomiler sağlıyordu. Türkiye de bu tabloda yıldızı parlayan ülkelerden biriydi. Meğer kazın ayağı öyle değilmiş. Kriz Türkiye’yi teğet değil, merkezden delip geçecekmiş. Küreselleşen dünyada ekonomik “ayrışma” olmazmış.

* * *

2008′in mart ayında İş Yatırım’ın “Geniş Açı Toplantısı”nda New York Üniversitesi’nden Profesör Roubini’yi dinlemiştik. Roubini’nin bize 9 ay önce verdiği konferansın metnini bugün tekrar okudum. Hoca, krizi gerçekten öngörmüş. Olacakları neredeyse bir, bir saymış. 2007′de dünya ekonomilerinde gözlemlenen “ayrışmanın” 2008′de “birleşme”ye dönüşeceğini ve ABD’de başlayan iktisadi daralmanın, tüm dünyayı etkisi altına alacağını yazmış. ABD alınacak parasal tedbirler, krizi önleyemez, ancak süresini ve şiddetini azaltabilir demiş. Helal olsun; işte “bilen” bir bilim adamı dedim. Roubini, konuşmasını özetlerken “Nakit, kraldır; riskli yatırımlardan kaçının” tavsiyesinde bulunmuş. Son sözü de “balon patladı, eğlence bitti” olmuş. Ne var ki; káhin Roubini bile, bugün yaşananlara bakınca, gelecek kötü günler hakkında nispeten yumuşak bir dil kullanmış. Demek ki krizin geldiğini görmek başka, boyutunu ve süresini kestirmek başkaymış. Kriz bir kez patladı mı, kendi gücüyle genişliyor ve derinleşiyor. Enerjisi tükenmeden, tahribatı bitmiyor. Allah yardımcımız olsun.

* * *

Roubini madem krizi bildi, çözümünü de bilir denebilir. Hoca alınması gereken önlemleri bir iki ay önce şöyle sıralamıştı:

a) Faizlerin düşürülmesi,

b) Mevduata tam güvence verilmesi,

c) Hacizlerin askıya alınması,

d) Finans firmalarına (sadece bankalara değil) nakit desteği,

e) Reel sektör kredilerinin arttırılması,

f) Bankaların sermayelerinin takviye edilmesi,

g) Devletin altyapı yarımlarını arttırması.

Krizden önce “nakit kraldır” diyen Roubini’nin önerilerini okuyunca, bu “nakdi tahtından indirme mekanizmasıdır” diyoruz. Öyleyse, krizi bitirecek politika, harcamaları arttırmaktır.

Son Söz: Nakit kralsa, büyüme uşaktır.

Ege CANSEN

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=10632911&yazarid=260

Faizler düşerken sıfıra

Başlıkta sözü edilen sıfır faiz, ABD Merkez Bankası (FED) nın nominal (görünen) “borç alma” faiz oranının geldiği düzeydir.

Yani bankalarda boşta para kalmışsa, onlar bunu yıllık % 0,25 (yüzde birin, dörtte biri) faizle FED’e yatırabilirler. Borç almak istiyorlarsa, ödemeleri gereken yıllık faiz de % 0,5 (yani yüzde yarım) olacaktır. Görünen faizden daha önemlisi, reel faizdir. Yani enflasyondan arındırılmış faiz. Düzeltme hem yatırılan anapara hem de alınan faiz için yapılır. Reel faiz, doğru olarak ancak geriye doğru hesaplanabilir. Çünkü bugün telaffuz edilen faiz “gelecek” yıla ait bir taahhüttür. Bugün bilinen enflasyon ise “geçen” yıla aittir. Gelecek yılın faizi, geçen yılın enflasyonuyla düzeltilemez. Düzeltmede faizle enflasyonun ayni yıla ait olmalıdır. ABD’de 2008 yılında enflasyon % 4 olmuştur. FED uzun zamandır, bu oranın çok altında faiz uyguluyordu. Demek ki, FED’in faiz haddi reel olarak “eksi” idi. Ancak ipotekli kredilerin faizleri bunun iki katıydı. Yani borçlular için faiz yükü reel olarak vardı. FED kendi faizini sıfırlarken, ticari hayatta geçerli faizleri reel olarak düşürmeye çalışmaktadır. FED’in amacı ödünç alma faizini (borç kaynak maliyetini) düşürüp, yatırım ve tüketim harcamalarını teşviktir. Bu da muhtemelen durgunluktan çıkmaya yetmeyecektir. O zaman devlet altyapı inşaatına girişecektir.

* * *

Para, ekonomik büyüme ve istihdam arasındaki ilişkileri yazarken Hocam Sadun Aren’i hatırlamamak olmaz. Sadun Hoca, “yüksek faiz, yatırımları caydırır; ama düşük hatta sıfır faiz bile yatırımları harekete geçirmeye yetmeyebilir” derdi. Biz elli yıl önce Sadun Hoca’dan bu konuları öğrenirken, sermaye hareketleri serbest değildi. Harcamaları frenleyecek yüksek faiz düzeyi denince, ulusal paranın faizi kastedilirdi. Hálbuki şimdi sermaye hareketleri serbest. Yani her ülkede her tür para (sermaye) at koşturuyor. Mesela Türkiye’de TL’nin faizi yüksekken, yatırımlar artıyordu. Çünkü girişimciler dövizle borçlanıyordu. Dövizin faizi hem düşüktü, hem de sıcak para girişiyle fiyatı ucuzluyordu. Dolayısıyla, Türkiye’de girişimci açısından, sermaye maliyetinin en düşük olduğu dönem, TL faizlerinin en yüksek olduğu yıllar olmuştur. Şimdi dövizle borçlanmak hem pahalı hem de riskli hale gelmiştir. Dolayısıyla Türkiye’de faizler bugün “gerçekten” yüksektir. Üstelik hem iç, hem dış talep baygındır. Bu ortamda yatırım ve tüketim harcamaları artmaz. MB, bunun için faizi düşürmüştür.

* * *

Bu şartlar altında, ekonomik büyümeyi ve istihdam artışını sağlamanın çaresi kamunun “altyapı yatırımlarına” girişmesi olarak durmaktadır. IMF ise bunu Türkiye’de malî istikrar açısından sakıncalı bulmaktadır. Sabahtan akşama kadar davul zurna çalıp, IMF ile anlaşın diye hükümetin ensesinde boza pişirmenin bir álemi yoktur. Durum ciddi, tercih yaşamsaldır.

Son Söz: Gelse de paralar, bozulur avantalar.

Ege Cansen

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=10609526&yazarid=260

Başbakan’ın avukatlığını yapmak

Çok açık şekilde anlaşılıyor ki, ekonomik krizden çıkmak için uygulanması gereken plan, program, tedbirler paketi veya adı her ne ise izlenecek yol konusunda Başbakan ile özel sektörün görüş ve düşünceleri aynı değil.

Ben bu noktada Başbakan’ın tercih ettiği alternatiften yanayım.

1. TÜSİAD, TOBB veya kısaca özel sektörün krizden çıkmak için önerdikleri dört başlık altında toplanabilir:

a) IMF ile anlaşarak döviz girişini emniyete almak.

b) Yüksek faiz-düşük kura devam etmek.

c) İç piyasayı canlandıracak vergi indirimleri yapmak.

d) Kamu harcamalarını arttırmamak.

2. Başbakanın planı ise şöyle özetlenebilir.

a) Yüksek faiz-düşük kurdan vazgeçmek.

b) Kamu gelirlerini azaltmamak.

c) Ekonomiyi ihracatla canlandırmak.

d) Bu hususlarda mutabık kalınca IMF ile anlaşmak.

Yukarıda yazılanlar benim zihin okumamdır. Mutlaka kendi zihnimden yansımalar içerir. Taraflar, hayır biz böyle planlar önermedik diyebilirler. O zaman yukarıdaki maddelerin hangisini düşünmediklerini açıklamak da onlara düşer.

* * *

Türk ekonomisi, Amerika’da başlayan dünya krizinden, cari işlem fazlası veren ülkelere göre farklı şekilde etkilendi. Bankalarımız ve özel sektörümüz, dış áleme borçluydu. Dolayısıyla, bankalarımızın

bilánçosunda “yabancı çürük alacaklar” bulunması ihtimali azdı. Bu bakımdan Türk finansal kesimi bir “toksik varlık” sorunu yaşamadı. Buna mukabil yurt dışındaki finansal enstrümanlara para bağlamış zenginlerimiz epey darbe aldı. Bunun böyle olması cebirsel bir sonuçtur. Buna mukabil, Türk ekonomisi krize “aşırı değerlenmiş Türk Lirası” ile yakalandı. Tabii Türk Lirası kısa sürede yüzde 40 oranında devalüe oldu. Bunun sonucunda, yabancı para borcu olan sanayi şirketlerinin ve onların finansörü olan bankaların nakit akışı bozuldu. Bankalar can derdine düştü ve paranın üstüne oturarak nakit krizi yarattı. Döviz kurundaki yükseliş, şirketlerde ve özellikle bankalarda bilánço bozulmasına yani “sermaye yetersizliği”ne yol açtı. Bu yeni tablo dış bankalar indinde “Türkiye kaynaklı aktiflerin” kalitesini düşürdü. Dışarıdan borçlanma imkánı daraldı ve pahalılaştı.

* * *

Kriz bir kez başladı mı “kendi kendini besleyen” bir süreçle genişler ve derinleşir. Krizden çıkmak için ekonominin “kendi kendini düzelten” mekanizmalarının devreye girmesi gerekir. Türkiye’de bu mekanizmanın işlemeye başlaması için “faizlerin düşüp, kurların yükselmesi ve kamu harcamalarının artması” gerekir. IMF buna destek olmalıdır. Londra bankerleri ve onların işbirlikçileri bunu anlayamasa bile, zannediyorum banker kafalı olmasına rağmen, IMF bunu anlayacaktır.

Son Söz: Geç olsun, yanlış olmasın.

Ege Cansen

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=10519827&yazarid=260

Yüksek faiz brokoli değildir

Gazetelerde yazılarını okuduğumuz sağlıklı yaşam uzmanı hekimler, en sık “ne yemeliyim, ne yememeliyim” sorusuyla karşılaşıyor. Bu uzmanların, ne yemeliyim sorusuna verdikleri cevaplarda her zaman yer alan bir bitki var. Adı: Brokoli. Anlaşılan brokoli denen tatsız tuzsuz sebzenin, sağlık problemi ne olursa olsun herkese çok faydası var. Üstelik hiçbir yan etkisi de yok.

* * *

Bizim sağlıklı ekonomi doktorlarımız da, iktisadi hayatı düzenleme veya krize girmeme veya krizden çıkma babında “ne yapmalı” sorusuna hiç tereddüt etmeden, yüksek faiz uygulanmalı tavsiyesinde bulunuyorlar. Yüksek faiz maalesef, brokoli gibi hiçbir yan etkisi olmayan faydalı bir nebat değildir. Enflasyonla mücadele gerekçesiyle, son altı yedi yıldır kesintisiz uygulanan “Türk Lirasına yüksek, dövize düşük faiz” politikası, bırakın her derde deva olmayı, bizatihi hastalık sebebi olmuştur. Yüksek faiz, ülkeye döviz cinsinden borç para girmesine, Türk Lirası’nın aşırı değerlenmesine, cari açığın artmasına, sonra da kendi yarattığı cari açık yüzünden dış borç ihtiyacının daha da artmasına neden olmuştur. Bu tam bir kısır döngü, hatta giderek cari açığı büyüttüğü için kısır bir sarmaldır. Yaratılan faiz rantıyla, 1- Kamudan, özel sektöre; 2- Fakirden, zengine ve 3- Yurt içinden, yurt dışına gelir transfer edilmiştir. Bu sonuçlar, ekonominin kimyasını bozmuştur. Kaynak tahsisi çarpıklıkları ve sürdürülemez bir büyüme modeli yaratmıştır. Bünye, kırılganlaşmıştır. Cari açık, bir ekonomik kriz karşısında alınması gerekli “piyasaları genişletici önlemleri” sınırlayan bir manevra alanı kısıdı yaratmıştır.

* * *
Asaf Savaş hoca, Vatan gazetesindeki köşesinde yayımlanan “IMF ile Anlaşma” başlıklı yazısında ülkedeki “IMF lobisinin” çok güçlü olduğunu, IMF ile anlaşma yapılması için (herhalde hükümet üzerinde) “Mahalle Baskısı” yaratıldığını söylüyor. Bu tutuma karşı çıkıyor. Güvendiğim kaleler birer, birer düşüyor diye yakındıktan sonra, “son umudum Ege Cansen hangi cephede yer alacak çok merak ediyorum” diyor. Benim duruşum şudur. Ekonomide birinci öncelik IMF ile anlaşmak değildir. IMF ile bir anlaşma yapılabilir. Bu mutlaka kötüdür denemez. Birinci öncelik, ülke ekonomisini “IMF’ye muhtaç olmayacak” hale getirmeyi stratejik hedef yapmaktır. Kısaca cari açığı küçültüp, dış borca bağımlılığa son vermek şarttır. IMF ile anlaşma yapılırsa bu hedefe mi yürünecek yoksa “cari açık-dış borç-IMF kapısına düşme” döngüsüne geri mi dönülecektir?” Ayrıca, krizden çıkmak için “büyüme ağırlıklı” bir politikaya ihtiyaç olduğunu vurgulamak istiyorum. Çünkü ekonomimizin sağlığı, bütçe dengesine; bütçe dengesi, dolaylı vergilere; dolaylı vergiler de büyümeye dayanmaktadır.

Son Söz: Ekonomide küçülme, sorunları büyütür.

Ege Cansen

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=10444230&yazarid=260

Design Downloaded from Free Wordpress Themes | Free Website Templates.