‘Hamit Bozkurt’ Kategorisi Arşivi

Kriz paketi mi, vurgun paketi mi?

Yakında açıklanması beklenen kriz önlem paketinin maddeleri hakkında basına yansıyan Anadolu Ajansı kaynaklı habere  göre  yurt dışından yapılacak döviz borçlanmalarında, borç verene ödenen faiz gelirinden kesilen yüzde 10 stopaj vergisinin kaldırılacağı belirtiliyor.  Bu şu soygunlara kapı açmak anlamına gelir.

Varlık barışı yasasıyla  işadamlarımızın Türkiye’ye temelli olarak getirilmesi düşünülen dışarıdaki paralarının bu yasayla getirilemeyeceği anlaşılmıştır. Yurt dışına daha önce bir şekilde çıkarmış oldukları bu paraların Türkiye’ye (kendi şirketlerine) geçici olarak borç verilmesi için, zaten borç verilenlerinde yenilenebilmesi için, Türkiyeli iş adamlarına, namı diğer bıyıklı yabancılara vergi rüşveti verilmiş olacaktır.  Yurt  dışındaki kendi parasını Türkiye’deki kendi şirketine yüksek faizle borç verecektir. Türkiye’deki şirketi bu faiz ödemesini gider yazıp  karını azatlatarak Türkiye’deki şirketin  ödeyeceği vergiden kurtulacaktır.

Aynı zamanda, dönem sonunda hem anaparayı hem de işlemiş faizini  yurt dışına transfer  ederken faiz gelirine de vergi ödemeyecektir.  Bu durumda  borç sözleşmesinde faiz  oranını ne kadar yüksek gösterirse, birincisi  Türkiye’deki şirketi o kadar çok vergiden kaçmış olacaktır, ikincisi Türkiye’den vergisiz ve sorgusuz daha çok dövizi yurt dışına çıkarma  imkanına kavuşacak ve sonunda çıkaracaktır. Yurt dışına çıkardığı bu dövizlerin bir kısmını ise devletin kesesinden götürecektir, yani Türkiye’deki şirketlerin faiz gideri yazması sonucu devletten, fakir halktan elde ettiği vergi çıkarını yurt dışına götürmüş olacaktır.

Kendi dövizinin üstüne yurt dışındaki diğer kimselerle anlaşma yaparak da aynı vergi vurgunu yapılabilir. Bizim bıyıklı  yabancı (Türk) Almanya’da Hans  ile İngiltere’de Robert ile anlaşmaya varabilir. Avrupa’da sen paranı borç versen yüzde 4 alırsın, Türkiye’de benim şirketime yüzde 6 ile vereceksin ancak analaşmada yüzde 12 göstereceğiz, krizde para yokluğundan dolayı faizler yükselmiş gibi görünür.

Ben faiz ödemesini  stopaj vergisi de kaldırıldığı için  yüzde 12 olarak hesabına transfer edeceğim.

Sen % 6sını alıp diğer  6’sını bana  Berlin’de/ Londra’da vereceksin diyebilir. Bu durumda  hem  daha çok gider yazarak Türkiye’deki şirketinin vergisini azaltacak, devleti soyacak hem de yurtdışına servet transferini vergisiz sorgusuz transfer edebilecektir.

Önceki yıllarda yabancı sıcak paraya, bıyıklı yabancılara(parasını önceden yurt dışına kaçırmış yerlilere)  geçici olarak getirdikleri paraya  her yıl için döviz bazında faiz ve  kur farkı olarak yüzde 25 ila 40 arasında  çıkar sağlandı, faiz gelirleri ve borsa kazançları için yerliler vergilenirken onlar vergilenmedi.

Şimdi bu utanç verici ve soyguncu uygulama, bu sözde kriz önlemi fakat aslında kriz tohumu ile daha da güçlendirilmiş ve artırılmış olacak.

Türkiye’den ülke kaynaklarını dışarıya transfer ederek, doğrusu peşkeş çekerek  dış borçluluğu artırmak geçmişte yoğun bir şekilde yapıldı, birikti ve şimdiki döviz borcu krizine sebep olduğu halde,  döviz krizine neden olan bu yanlışa ilave bir yanlış  şimdi  tekrar güya krize önlemmiş gibi  ambalajlanarak getirilmektedir.

Bıyıklı, bıyıksız, iç ya da dış çıkar lobilerinin gücü ülkemizin karar mekanizmalarını nasıl bu kadar etkiliyor? Önemli görevleri ve hatta Ekonomi Bakanlığımızı yabancı yatırım bankalarının ve fon lobilerinin yönetmesi ne kadar büyük bir çıkar çelişkisidir?

Halbuki çözüm ülkeyi bazı lobilere soydurmak için sürekli dış borcu teşvik ederek kartopu gibi büyütmek değildir. Çözüm ihracatı ve ihracata yönelik üretimi, istihdamı teşvik edip artırmaktır.  İthalatı azaltıcı şekilde ithal ikamesi yerli üretimi teşvik etmektir. Böylece hem cari açık cari fazlaya döner ve borç yükünü artırmak yerine azaltırız. Hem işsizlik azaltılır, hem de yeni yatırımlar için iç tasarruf yaratılmış olur. İç tasarruf ihracat fazlası yolu ile gerçekleşmiş olacağı için istihdamı azaltmadan, tam tersine artırarak, işsizlik sorununu da çözerek gerçekleşmiş olur.

Yine pakette  yer  alan,  ithalatın montajından ibaret olan otomobil alımını ve kredilerini sübvanse ve  teşvik etmek  yerli üretimi teşvik etmek değil, ithalatı teşvik etmek olacaktır. İthal tüketimini kamuflaj altında artıracak sınırlı olan tasarruflarımızın ülke dışına harcanması olacaktır. Bunlar ihracat yapıyorlarsa ihracatlarını teşvik edelim.

Çok akıllı olmaya bile gerek yok. Sadece güçlü çıkar lobilerinin değil ülke  ve geniş halk kesiminin gerçek ve uzun vadeli çıkarları dikkate alınsın yeter.

Türkiye’ ye döndüğümden hemen sora  bu konuları Dünya Gazetesinde  yorum ve inceleme sayfasında tekrar tekrar yazdım. Ayrıca  Bigpara’da  27 Ağustos’ta  “İhracatımız daha çok zorlanacak” başlıklı yazımda  Ekim ayından başlayarak ihracatımızın ciddi bir şekilde azalacağını açık seçik, tarih bile vererek sebepleri ile birlikte yazdım. Elbette başka yazarlarda değişik biçimlerde yazmışlardır ve tedbirler önermişlerdir. Ancak yetkililer ihracatı ve yerli üretimi güçlendirici tedbirleri erkenden almak yerine  bir yandan ihracatın giderek daha da  artacağını kuru kuruya iddia ederek, ihracatın düştüğünü belirten resmi rakamlar yayınlanıncaya kadar, yani Ekim ayına kadar övünmeye devam etmişlerdir.  Yine o zamana kadar ithalatı coşturucu uygulamalara devam edilmiştir.

Aslında benim dönemimi atlasında daha sonra defalarca fazlasıyla patlasın yaklaşımından başka bir şey değildi.  Ancak seçimlerden önce patladı.

Dr. Hamit BOZKURT
Eski Maliye Müfettişi

http://bigpara.ekolay.net/M3/bigyazar_detay.asp?id=652272

Global krizde sinsi oyunlar

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde döviz kurlarının düşük kalması, hatta daha da düşürülmesi için George Soros ve benzeri diğer büyük global oyuncularca çok büyük çaba sarf edilmektedir.

Bunlar batının gelişmiş ekonomilerinin yöneticilerini ve merkez bankalarını, IMF ve Dünya Bankası gibi global finans kurumlarını da ortak amaçları konusunda ikna ettiler.

George Soros’un ve benzeri diğer büyük global oyuncuların aşağıda belirttiğim amaçlarına uygun olarak ABD Merkez Bankasından, batılı ve diğer gelişmiş ülkelerin merkez bankalarından, diğer güçlü bankalarından, Dünya Bankası, Avrupa Kalkınma Bankası ve IMF den istedikleri şu şekilde özetlenebilir.

—ABD, Avrupa ve Japonya Merkez Bankaları’nın ve IMF’in bu maksatla Brezilya, Macaristan, Polonya ve Türkiye gibi ülkelerin merkez bankaları ile “swap” anlaşmaları yaparak onlara yeterli miktarda dolar kredi sağlanması istenmiştir.

—IMF döviz darlığı olan Türkiye, Macaristan, diğer doğu Avrupa ülkeleri, Pakistan gibi ülkelere popülist harcamalardan vazgeçmeleri koşulu bile aranmadan kolayca borç vermelidir.

—ABD ve Avrupa bankalarının gelişmekte olan ülkelere açmış oldukları kredileri geri istemesi engellenmelidir.

—ABD ve Avrupa gelişmekte olan ülkelere batıdan yapılacak ihracata da ihracat kredisi vermelidir ki gelişmekte olan ülkeler gelişmiş ülkelerin mallarını kolayca ithal edebilsinler.

George Soros gibi global fon sahipleri ve yöneticileri gerçekte niçin bu sürecin fikir babası olup başlattılar?

Aşağıda belirttiğim batılı ülke çıkarlarının yanı sıra, onlara ilave olarak hem bu fonların hem de batılı ülkelerin başka ortak çıkarları da bu süreci gerektiriyor. Bu fonların gelişmekte olan Türkiye gibi ülkelerdeki sıcak para (portföy) yatırımları, kriz nedeniyle merkezlerinde ortaya çıkan acil para ihtiyaçlarını karşılamak üzere, yerel para cinsinden (Türkiye’de lira cinsinden) yatırımlardan çıkması gerekiyor. Ancak gelişmekte olan ülkelerdeki döviz darlığı nedeniyle bu fonlar yerel paradan, örneğin Türkiye’deki lira portföylerinden dolara dönüşe geçince döviz kuru yükseliyor. Mesela Türkiye’de dolar kuru 1.8 olduğunda, elindeki lira portföyü ile sıcak para Türkiye’den 60 milyar dolar alıp merkezlerine götürebilecekken, dolar kuru 1.2 olduğunda 90 milyar dolar alıp götürebilecektir.

Yani sadece Türkiye’den aynı miktar lira ile 30 milyar dolar daha çok götürebilecektir. Brezilya, Meksika, Güney Kore, Singapur ve daha çok sayıda gelişmekte olan ülkeleri hesaba kattığınızda bu mekanizmanın Soros gibilere sağlayacağı fayda ( bu ülkelere vereceği zarar) yüzlerce milyar doları bulmaktadır. İşte Soros gibilerinin batılı devlet ve kurumları gelişmekte olan ülkelere kredi seferberliğine yöneltmesinin önemli sebeplerinden birisi budur. Lira portföylerinden daha çok dolar sağlamak. Halbuki IMF ve FED in bu ülkelere vereceği krediler dolar olarak verilecek ve dolar olarak herhangi bir erime, azalma söz konusu olmayacaktır.

Gelişmiş batı ekonomileri ve onların büyük oyuncularının çıkarları neleri gerektiriyor?

Global oyuncuların uygulamaya koydurduğu kredi mekanizmaları gelişmekte olan ülkelerin bağımlılığını artıracak ve batının mallarına harcama yapmalarını, batının üretimini ve gelirini artırmada ve durgunluktan çıkmasında etkili olacaktır.

Onlara göre, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin batının gelişmiş ülkelerinden ithalatları azalmamalı, mümkünse artmalıdır. Böylece gelişmekte olan ülkelerin ithalatı ile kendi ekonomileri taleple beslenip kendi vatandaşlarına gelir yaratırken (tabii ki bu Türkiye için yerli üretimi, vatandaşlarımızın gelirini azaltan tersine bir etkidir) aynı zamanda batı ekonomilerine bağımlılıkları devam edecek ve mümkünse artacaktır. Bu nasıl sağlanabilir. Elbette bu ülkeler borçlandırılarak. Batının serbest piyasa finans sistemi bu borçlandırmayı şimdiye kadar kendiliğinden yapıyordu.

Fakat şimdi krize girdi ve yapamıyor. O halde gelişmekte olan ülkelerin bu borçlanıp bağımlı kalma, kendi öz üretimlerine dönme yerine batıdan ithal etme alışkanlıklarını sürdürebilmeleri için batının büyük oyuncularının çareler bulmaları gerekiyor. Ne olabilir bu çareler? Batının özel sektör finans sistemi borçlandırmaya devam edemiyorsa o zaman devlet kurumları devreye girip Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeleri borçlandırmaya devam etmeliler. Batının büyük oyuncuları ve George Soros gibi büyük fonların sahipleri hemen konuyu pişirip batının kamu yöneticilerine benimsettiler ve hem IMF, hem de
(daha da ilginci tarihinde ilk defa) ABD Merkez Bankası (FED) gelişmekte olan ülkelere daha önce görülmedik bir şekilde borç verme yarışına girdiler.

ABD Merkez Bankası, George Soros’un ve batılı diğer büyük oyuncuların yukarıda özetlediğim isteklerine uygun olarak Brezilya, Meksika, Güney Kore ve Singapur’a 30′ar milyar dolarlık “swap” olanağı tanıdı. Bu ülkelerdeki döviz kurları düşmeye başladı. IMF’nin bolca dolar sağlamaya başladığı ülkelerin sayısı da giderek artıyor. Daha yenileri de olacak. Böylece gelişmekte olan ülkelere verilen astronomik borçlarla onları borçlandırıp, ithalatlarını artırıp gelişmiş ülkelerin kendi mallarına talep yaratmak suretiyle gelişmiş ülkelerdeki ekonomik krizi ve durgunluğu aşmayı kolaylaştırmak istemektedirler. Yani krizi aşmada gelişmekte olan ülkeleri borçlandırıp sömürmek bir araç olarak kullanılmaktadır.

Türkiye’de döviz kurlarının düşmesini isteyenler veya bu yönde girişimde bulunanlar bilmeyerek (bazı bağlantılı kişiler ve şahsi çıkarı gerektirenler ise bilerek) George Soros ve diğer batılı büyük oyuncularla aynı amaca hizmet etmektedirler.

Bizim Merkez Bankası’nın döviz satım ihaleleri de Soros ve benzerlerinin amaçlarına hizmet eder, cari açığı iflas edinceye kadar devam ettirir. Bu günlerde ülke çıkarları Merkez Bankasının döviz satım ihaleleri değil döviz alım ihaleleri yapmasını gerektirir. Aksi halde ülke menfaatleri ve döviz rezervleri yabancı fonlara peşkeş çekilmiş olur. Sonuç daha çok dışa bağımlılık, sömürülme ve teslimiyet olur.

Artık cari açık yoluyla yabancı malı tüketmek için yabancılardan borçlanmak, borçlanılan dövizleri düşük kur sayesinde artan ithalatla tekrar yabancılara geri vererek ülke olarak geleceğimizi tüketmekten vazgeçmeliyiz. Daha birkaç ay öncesine kadar söylenen çari açık problem değil borçlanabiliyoruz şeklindeki günü güllük gülistanlık göstermek uğruna geleceğimizi dinamitleme politikası katiyetle geride bırakılmalıdır. Döviz ihtiyacımızı daha çok ihracat yaparak, daha çok turizm geliri sağlayarak, daha az ithalat yaparak karşılamalıyız. Döviz kuru politikası bu amaca yönelik olmalı, tamamına yakını tüketim esaslı hammadde, ara mal ve tüketim malı ithalatına yapılan harcamaları, popülist nitelikli harcamaları azaltıp onun yerine enerji yatırımlarına, verimlilikte dönüşüm yaratacak teknoloji ve kalkınma yatırımlarına harcamalıyız.

Dr. Hamit BOZKURT
Eski Maliye Müfettişi

Türkiye’nin döviz vaziyeti

Merkez Bankası brüt rezervi dediğimiz 73 milyar dolar çift sayımdır. Yani bankaların Merkez Bankası’nda tutmak zorunda olduğu döviz mevduat arşılıkları, Merkez Bankası’nın diğer şahıslara olan borçları vesaire hepsi içindedir. Ayrıntıda boğulmamak için Merkez Bankası net rezervi, yani Merkez Bankası’nın döviz borçları düşüldükten sonra sadece 32 milyar dolar civarındadır.

Hiç hesaplama zahmetine girmeden aynı rakamı Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun internetteki
“http://www.bddk.org.tr/turkce/Istatistiki_Veriler/Gunluk_Raporlar/5545BYD-GR-241008.xls” “Günlük ekonomik rapor” sayfasına girerek de net haliyle görebilirsiniz.

Halkın 56 milyar döviz mevduatını, kurum ve şirketlerin 43 milyar dolar döviz mevduatını bankaların elinde mevcut ve hazır bekliyormuşçasına Türkiye’nin döviz mevcudu içinde sayamayız. Bankalar bu mevduatları ne yaptı, bankaların elinde ne var ona bakmak gerekir. Bankalardan bu dolarları alanlar ne yaptı ona bakmak gerekir.

Ülkeyi bir aile olarak düşünelim, Merkez Bankası baba olsun. Halk ana, dörtte kardeş Ali (banka sistemi olsun), Veli, Ahmet ve Mehmet. Baba da 32 dolar var duruyor. Ana (halk) elindeki 56 doları Aliye (banka) vermiş, Veli (Kurum döviz mevduatları) de 43 doları Ali ye vermiş. Ali’nin sadece aileden topladığı para 99 dolar, ayrıca dışarıdan da 55 dolar borç almış ve Ali topladığı bu 154 doların sadece 30 dolarını hazırda tutuyor, geri kalanını Ahmet (Hazine-Devlet) ve Mehmet’e (ithalatçılar ve diğer kredi kullananlar) borç vermiş. Ahmet ve Mehmet bu paraları harcamış, yemiş ya da araba almış. Şimdi ailenin elinde toplamda kaç dolar var? 32 babada, 30 da Ali’de(bankalarda) olmak üzere ailede toplam 62 dolar var. Ahmet ve Mehmet Ali’ye, Ali de ana ya ve Veli ye Borçlu. Ayrıca Ahmet ve Mehmet de sadece Ali’den değil dışarıdan da yüzlerce dolar borçlanmışlar. Tarlaları, dükkânları da başkalarına satıp yemişler (özelleştirmeler) ama onları bu hesabın dışında tutuyoruz.

Gelelim gerçek rakamlara;

Türkiye’nin yaklaşık 112 milyar kamu kesimine, 184 milyar özel kesime ait olmak üzere 296 milyar dolar civarında borçu, 60 milyar dolar civarında her an çıkabilecek yabancı sıcak para olmak üzere ekonominin geçmişten kalan toplam döviz yükümlülüğü 356 milyar dolardır. Bu 356 milyar dolara bir yıl içindeki en azından 35 milyar dolarlık cari açığı da ilave ettiğimizde yükümlülük tarafı 391 milyara ulaşmaktadır. Bu borç için faiz de ödenecektir. Mevcut kredi krizinde işleyecek yıllık faizi en iyimser hesapla 15 milyar varsayarsak karşımıza 2009 yılı sonu itibariyle toplam 406 milyar dolarlık bir dış döviz yükümlülüğü çıkmaktadır.

Yabancı sermayeli şirket ve firmaların ülkelerine yapacakları kar transferlerini daha hesaba dahil etmedik. Sanki sıfır olacakmış gibi kabul ettik. Ama sıfır olmayacak.

Kamu ve özel sektörün 12 aydan kısa vadeli döviz borcu 52 milyar, sıcak paranın yarısının çıkacağını varsayarsak 30 milyar dolar, 12 aylık cari açık 35 milyar dolar (50 milyardan azalacağını varsayıyorum), faiz ödemesi 15 milyar dediğimizde bir yıldan az vadeli ihtiyaç toplamı 132 milyar dolar bile ekonominin toplam döviz mevcudundan fazla. IMF den yeni borç alınsa o da borcu daha da artıracak ancak bir yıllık ihtiyaç açığı bile karşılanamayacak.

Yukarıda belirtilen döviz borçlarına karşılık Türkiye’nin elinde ne var ona bakalım. Gerçek kişilerin banka sistemimizdeki döviz mevduat hesapları 23 Ekim itibariyle 56 milyar dolar. Diğer şirket ve kuruluşların döviz mevduatları da 43 milyar dolar. Toplam döviz mevcutları yuvarlak 100 milyar dolar. Aman sizi yanıltmasın banka sistemimizin elinde 100 milyar dolar var demiyorum. Diyorum ki banka sistemi halktan ve kurumlardan 100 milyar dolar alıp borçlanmış. Peki, nerede bu 100 milyar dolar? Banka sisteminin elinde ya da kasasında mı? Hayır. Zaten bankalar kasasında tutmak için almazlar. Peki, ne yapmışlar? İsteseler hemen kullanabilirler mi? Hayır çok azını hemen kullanabilirler.

Ancak yabancı bankalarda tuttukları ve nakitleri yaklaşık 18 milyar dolar, merkez bankası mevduat munzam karşılığını mecbur etmeyip banakların kendisindeki dolarlarının hepsini bankalara iade etse yaklaşık 12 milyar dolar desek, yaklaşık toplam 30 milyar dolar var kullanılabilecek. Peki, halktan ve kurumlardan aldıkları 100 milyar doların 70 milyar doları nerede? İşte bu olmadı. Bankaların Türkiye’deki kişilere ve şirketlere döviz borcu yuvarlak 100 milyar dolar ancak birde yurt dışına 56 milyar dolar borçları var. 156 milyar doların geriye kalan 126 milyar doları nerede diye sormamız lazım. Yaklaşık 71 milyar dolarını ithalatçılara, diğer şirketlere, hatta arabasını, evini veya başka bir harcamasını döviz kredisi ile almış olan gerçek kişilere döviz kredisi olarak vermiş. Yani eldeki döviz değil, bankaların döviz alacağı. Şirketler ve kişilerce harcanmış. Yani bankalar halka borçlu, şirketlerden alacaklı. Peki, bu döviz şirketlerde var mı? Hayır, yukarıda mevcuda kurumların mevduatı 43 milyar olarak yazdık. Şirketlerden 71 alacaklı 43 borçlu yani şirket ve kurumlardan nette 28 milyar dolar alacaklı. Şirketlerin ve kişilerin bu 28 milyar dolar borcuna tekabül eden döviz nerede peki? Yıllardır cari açık yiyoruz ya. Bu kadar mı? Hayır. Bankaların halka, şirketlere ve yurt dışına toplam döviz borcu 156 milyar demiştik. Şirketlere olan alacağı ve borcunu netleştirdiğimizde 28 milyar dolar net kredi alacağı var diyebiliriz.

Buna karşılık halka 56, tesadüfen yabancı bankalara (yani yurt dışına) da 56 milyar olmak üzere toplam 112 milyar borcu var. Bunun zorlansa bile sadece 30 milyar doları hazırdadır. Geriye kalan 82 milyar doların 28 milyar doları nette döviz kredisi olarak kullandırılıp harcanmıştı peki ya aradaki kalan fark 54 milyar dolar nereye gitti? Esas itibariyle ithalatçılara satılarak (yine cari açığın dövizini ithalatçılara sağlayarak) Liraya dönüştü ve lira olarak Hazine Bonosu ve tahvillerine, YTL kredilerine kullanıldı. Yani Bankalar çok düşük faizli döviz kredisi ile borçlandı, liraya çevirdi ve çok yüksek faiz geliri ile devlete, şirketlere ve kişilere lira cinsinden borç verdi. Bu yüksek faiz farkı gelirinin üstüne Eylül ayına kadar kurlar da düştüğü için birde çok büyük kur farkı geliri elde ederek dünyanın dev bankaları batarken bizimkiler karlılık rekorları kırdılar. Onun için bizim banka sistemimiz karlıdır, sağlamdır diyorduk. Karların büyük kısmı Hazineden yapılan faiz ödemeleri yani halkın vergileri ile sağlanıyordu.

Gelelim sadede bankaların hazırda zorlasanız Merkez Bankası’ndaki karşılıkları da kullansanız 30 milyar dolar dövizi var. Merkez Bankası’nın net rezervi 32 milyar dolar, Merkez bankası kendi döviz borcunu da kullansa yani net rezervini sıfırında altına eksi 20 milyara, negatife düşürse 52 milyar çıkarabilir. Yani Türkiye’nin kullanabileceği döviz stoku maksimum 82 milyar dolardır. Toplam döviz borcumuzun beşte biri, 2009 yılı sonuna kadar olan 14 aylık ihtiyacımızın ise ancak yarısı.

Halkın ve şirketlerin döviz mevduat hesaplarını Türkiye’nin döviz mevcudu diye hesaplayamayız. Onlar bankadan olan döviz alacakları. Bankalar onları ya devlete ya da müşterilerine kullandırmış kalanı ise 30 milyar. Merkez Bankası Başkanı’nın dolarda likidite sorunu var dediği budur.

Evdeki hesap çarşıya niçin uymadı? Hesap seçimlere kadar Halk Bankası, Ziraat Bankası, Şeker fabrikaları, Milli piyango, Çay kur, limanlar, yollar, ormanlar, köprüler ve diğer geriye kalanlardan ne satabilirlerse yabancılara döviz karşılığı satıp iki sene daha götürmekti. Benim dönemimi atlasında daha sonra defalarca kat fazlasıyla patlasın hesabı idi. Yabancı sıcak para da bu özelleştirmelerden gelecek dövize güvenerek kendini bir iki yıl daha güvende hissediyor, tefeci faizinden yağmalamayı sürdürmeyi, bunlardan beslenmeyi hesaplıyordu. Global kriz hesaplamadıkları bir şekilde erken patlayınca mili servetlerin geri kalanını satabilecekleri müşteri bulamıyorlar. Hesaplar bozuldu. Sıcak yabancı parada bu durumun farkında, ayrıca kendi merkezlerinde acil para ihtiyaçları var. Böylece evdeki hesaplar çarşıya hiç mi hiç uymaz oldu. Artık gelecek nesillerin refahını tüketip onları sömürmek zorlaştı. Zaten son altı yıldır aşırı derecede sömürdük.

Dr. Hamit BOZKURT
Eski Maliye Müfettişi

Kredi krizine dayanıklı mıyız?

Sık sık basınımız kanalıyla halkımıza takılmaya çalışılan son bir pembe gözlük de Merkez Bankası döviz rezervi bilgileridir. Geçen hafta Merkez Bankası döviz rezervlerimiz, “26 Eylül itibariyle 337 milyon  dolar artarak 80 milyar 39 milyon dolar” dediler. Yetkililer halka, kamuoyuna sık sık basın yoluyla Merkez Bankası rezerv bilgilerini bu tarzda duyurmaktadırlar.   Bu ifade hem riyakar bir ifadedir hem de halkımızın yabancılarca soyulmasını kolaylaştırmaktadır.

Riyakar bir ifadedir çünkü Merkez Bankasının net dış varlıkları 80 milyar dolar değil 43 milyar dolar civarındadır.  Aktifindeki 80 milyar dolar döviz varlıklarına karşılık 37 milyar dolar döviz borçları ve yükümlülükleri bulunmaktadır.  Net dış varlıkları 43 milyar dolar civarındadır. Kullanabileceği döviz miktarı daha da azdır.  Yetkililer buyursunlar aksini bu detayda ve netlikte halka söylesinler.  Bırakınız 80 milyar doları, net dış varlığın 45 milyar dolar olduğunu bile söyleyemezler.

Halkımızın yabancılara soyulmasını kolaylaştırmaktadır, çünkü halkımızı döviz varlığı hakkında yanıltarak bunca zamandır elinde tuttuğu dövizi tam döviz kurunun yükselmesi öncesinde düşük kurdan piyasada satmasına, yani şu günlerde yabancılar döviz alıp ülkemizden çıktığına göre,  sıcak para getirip yüksek faizle ülkeyi zaten soymuş olan yabancılara halkımızın dövizlerinin düşük kurdan satılmasına sebep olmaktadır.

Aynı soygun 2001 krizi öncesi yaşandı. Sıcak paradan zaten ülkeyi yüksek faizle soymuş olan yabancılar, bu yetmiyormuş gibi krizin geleceğini ve gerçeği, halkımıza aksi söylenirken, halkımızdan önce öğrenip hem halkın elindeki hem de Merkez Bankasının o zaman ki 25 milyar dolar civarında olan rezervlerini, kriz öncesi yabancılar yarı fiyatına boşalttılar. Merkez Bankası boşaltıldıktan sonra döviz kuru iki katına çıkarak dengeye gelebildi.  O zamanda, 21 Şubatta bir günde kriz patladığında, 20 Şubata kadar, yani yabancılar ve işbirlikçiler rezervin hepsini yarı fiyatına götürüp sıfırlayıncaya kadar, Merkez Bankası yetkilileri halkımıza rezervlerinin büyüklüğünü ve sistemin sağlamlığını propaganda ediyorlardı. Hatırlayanlar bilir musluğun başındaki bazı yetkililer, halka söylenenlerin tersine, krizden kısa süre önce hatırı sayılır miktardaki liralarını dövize çevirdikleri için mahkemeye verilip yargılanmışlardı. Ama sanırım kanun bunları suç saymıyor.

20 Şubat 2001 öncesi yabancılar ve halkı yanıltan çıkar grubu yerliler kendileri liralarını dövize çeviriyorlardı.  Finans ve fon lobileri ile çıkar ilişkisindeki bazı ekonomi yazarları ve bazı ünlü sayılan iktisatçılar,  mutat televizyon ekonomi programlarında ve gazete makalelerinde, krizin patladığı güne kadar, halka dövizlerini satıp bankalardan menkul kıymet almalarını, lirada kalıp lira mevduat faiz geliri elde etmelerini maharetle ve hararetle tavsiye ediyorlardı. Bu yaptıklarını kendilerine yakından sorsanız, adını beklenti yönetimi koyup bir de bilimsellik makyajı giydirirler ve bilimsel görünürler.  Doğrusu halkın beklentisini bazı çıkar gruplarının çıkarlarını maksimize edecek şekilde,  ters yönde yönlendirip yönetmektir.  Şimdi sözcüler değişmiş olabilir ama oyun başka ve yeni sözcülerle devam eder.

Döviz kurunun yükselme çabası göstermesi ekonomideki dengesizliği düzeltme, açığı kapatma çabasıdır. Zamanında problemleri çözmek yerine günü güllük gülistanlık göstermek için, üstü örtülerek açığa çıkması geciktirilmiş, yıllar boyu birikmiş problemlerin artık örtüye sığmaz hale gelip,  örtüyü yırtıp açığa çıkmasına biz kriz diyoruz. Her şey öteden beri düzgün yapılmış olup da birdenbire kendiliğinden havadan kriz gelmez. Popülist ve politik maksatlarla, zorla bastırarak, borçlanarak, yabancılara astronomik faizler ödeyerek, servetleri yabancılara satarak, halkın beklentilerini yönlendirerek piyasanın zaman içindeki düzeltme, kurların yükselme çabasının durdurulması ve hatta aşağı itilmesi iktisadi dengesizliğin giderek daha da büyütülmesidir.
Bu nedenle Merkez Bankası’nın 2001′deki gibi rezervleri satarak, kuru müdahalelerle zorla baskı altında tutarak elindeki döviz rezervlerini yabancılara ve bazı yerli vurgunculara çok düşük fiyattan transfer etmesi bana göre bu ülkeye ihanet olur. Kanunlara göre ihanet olmayabilir ancak ülke ekonomisine çılgınca yapılan bir ihanet olur. Soyguna çanak tutmak olur. Asıl o zaman derin bir ekonomi krizi ve yanında da ahlaki bir kriz olur.

Krizin beslenip büyütülmesinin diğer sebeplerine girmeden sadece para ve faiz politikalarının katkısını aşağıda özetleyelim.

Hazine bankalardan ve yabancılardan astronomik yüksek faizle lira cinsinden borçlanarak yabancılara ülkeden ölçüsüz refah transferi yaparken,  yanlış para ve faiz politikamız, 2008 yılı Eylül ayına kadar, son 6 yıldır dövizli borçlanmanın (borçlanan firma ya da kişi açısından) reel faizini sıfıra hatta negatife düşürdü.  Özel sektör bu kendine faiz maliyeti olmayan (ülkeye ve hazineye ise astronomik yüksek maliyetli olan) dövizle rekor düzeyde borçlanıp,  peşin fiyatına taksitli (yani faizsiz) mal satışları ve reklamları ile tüketici kesimin hem gelirinden çok tüketmesine, hem de bu tüketimin önemli bir kısmının düşük kur, ucuz ithalat yoluyla cari açığı büyüterek gerçekleşmesine sebep oldu.  Başka bir deyişle popülist politikalar ülkeyi makro düzeyde astronomik ölçülerde dış borca sürüklerken,  dışarıdan alınan bu borçlar içeride makro düzeyde halkın, tüketicinin borçlarına dönüştü. Kısacası ülke olarak dışarıdan borçlandık, ithalat yaptık, içeride yedik bitirdik. Adı da cari açık oldu. Yetkililer yabancılardan borç bulup, yabancılara servetlerimizi satıp finanse edebiliyoruz problem değil dediler. Daha da ötesi bunları başarı gibi göstermeye çalışıp, geleceğimizi tüketimimize, borç bulabiliyoruz diye övündüler. Halkımız kredi kartlarına ve firmalara, bankalara borçlu hale geldi. Firmalar ve banka sistemi de dış dünyaya döviz borçlu hale geldi. Yani dış borçların karşılığı yok, yedik bitirdik. Çünkü sahte ve geçici bolluk gösterisi, yapay refah fatihi görünme uğruna tüketip boğazımıza geçirdik.

Halbuki yalandan şirin olmak yerine,  aynı borçlanmayı, hiç olmaz ise bari özelleştirme gelirlerini boğazımıza geçirmek yerine enerji yatırımlarında kullanabilirdik. Türkiye’de 2004 yılında 6 nükleer enerji santralı yatırımı başlasaydı, bu paralarla böyle yatırımları finanse etseydik,  şimdi enerji faturamızın çok önemli bir kısmından kurtulmuş olacaktık. Hem servetlerimizi yabancılara satıp yedik, hem borçlanıp yedik. Bir bakıma bu paralar enerji santralleri yatırımı yerine, sonraki seçime oy yatırımına gitti. Oy yatırımı kendi amacına ulaştı, iktidar oyunu %47 ye çıkardı. Ancak bu oy oranı şimdi ülkemizi içine düştüğü bu zor durumdan kurtarmıyor. Artık bizi müflis gördükleri için şimdi nükleer enerji santrallerine teklif bile vermediler. Çünkü bizim paramız kalmadı, size ödeyecek para bulamayız santralleri kendi paranızla yapın sonra elektriğini halkımıza satın dedik.

Bu hataları gelecek dönemler ve nesiller çok ağır ödeyecek.  Şimdiki, firma ve bankaların toplam dış borcu olsun, cari açık miktarı olsun gerekse de tüketici borçları olsun 2001 krizi başındaki miktarlarının sırası ile 10 ve 15 katı civarındadır.

Türkiye reel ekonomisi durgunluğa girmiş durumda.  Bankacılık sistemimiz ise Hazine’den sağladıkları astronomik faiz gelirleriyle, halkımızın ödediği vergilerle beslenerek şimdiye kadar krize girmemiştir.

Kriz dediğimiz şey, yapılan yanlışlar sonucu biriken dengesizliğin baskı altında tutulamaz, geciktirilemez büyüklüğe getirildiği için keskin bir biçimde açığa çıkmasıdır. Bu düzeltme ve saadet zincirinin kopması sırasında ve sonrasında ortaya çıkan bedellere ve acılara, o dengesizlikten ve saadet zincirinden daha önce çıkar sağlamış olanlar değil maalesef geniş halk kitleleri katlanmaktadır.

Durgunluğa girmiş olan ülkemizin, dışarıdaki banka ve kredi kriziyle borçlanma muslukları büyük ölçüde kapanmış, kalanı varsa o da pahalılaşmıştır.  Aslında bu durum kendi gelecek nesillerimizi daha fazla sömürmemizi zoraki de olsa sonlandırabilirse bu nedenle menfi değil müspet ve hayırlı bir sonucu olacaktır. Türkiye’nin aşağıda verilen bazı yaklaşık rakamları borç ve finansman yönünden tehlikenin ulaştığı boyutları, tükettiğimiz 60 milyar dolarlık özelleştirme gelirlerini de üstüne eklediğimizde gelecek nesillerimizi ne ölçüde sömürmüş olduğumuzu göstermektedir.  Merkez Bankası döviz rezervlerini, halkımızın elindeki dövizleri sıcak para soyguncusu yabancılara ucuz fiyata kaptırmak zamanı değildir. Yorganımızı uzatıncaya kadar ayağımızı yorganımıza göre uzatma zamanı çoktan gelmiş ve geçmektedir.

—Toplam dış borç 284 milyar dolar, üstüne yabancıların sıcak para plasmanlarını, yabancıların lira ve döviz mevduatları, hazine bonosu ve tahvillerindeki paraları, borsadaki paraları ile birlikte ülkenin dış yükümlülükleri toplamı tahminen 360 milyar dolardan da fazladır. Bunun üstüne  ilave 60 milyar dolar da özelleştirme geliri yediğimizi unutmayalım.

—Kamu iç borç 200 milyar dolar

—Yıllık Cari açık  50 milyar dolar

—Merkez Bankası net dış varlıkları 43 milyar dolar

Dr. Hamit BOZKURT
Eski Maliye Müfettişi

Türkiye mi, ABD mi daha vahim durumda?

Gerçekleri dile getirebilen, böyle dürüst kimselere Allah uzun ömürler versin. Doğru insanlara o kadar ihtiyacımız var ki…
——————————————————————————

Türkiye ile ABD’nin ekonomik durumlarını karşılaştıralım. Hangisi daha vahim durumda görelim.

—Türkiye döviz rezervi bulundurmak zorunda, ABD’nin bir döviz rezervi problemi yok.

—Türkiye ithalatını sürdürebilmek için yabancı para (döviz) borçlanmak zorunda. ABD’nin yabancı para bulma problemi yok. Kendi parası ile borçlanabilmekte, ithalatını kendi parası ile finanse edebiliyor. Buna rağmen ABD’nin cari açığı milli gelirinin yüzde 4′ü civarında iken Türkiye’nin cari açığı şişirilmiş milli gelirinin bile yüzde 7′si civarında. Türkiye’de, kurlar düzeltilmiş olduğunda bu oran yüzde 10 civarına ulaşacaktır.

—ABD Hazinesi şimdi yüzde 3 civarında faizle borçlanabiliyor, reel faiz hiç ödemiyor, hatta karlı çıkıyor. Türkiye Hazinesi yüzde 18′lerle bile güçlükle borçlanabiliyor. Bu yüksek faizli borçlanma bile yetersiz kaldığı için Türkiye son altı yıldır limanlarına ve sahillerine varıncaya kadar ülke servetlerini yabancılara satarak kendini finanse edebiliyor. Krizin en büyüğü budur. Kendi neslinin geleceğini yiyerek yaşayabilmekten daha büyük bir kriz olur mu?

—Türkiye ekonomisinin dış dünya (ithalat ihracat toplamı) bağımlılığı mili gelirinin yüzde 50′si civarında. Kurlar düzeltildiğinde, milli gelirin dolar cinsinden şişkinliği arındırıldığında bu oran daha da büyüktür. ABD’ninki sadece yüzde 20 civarındadır.

—Türkiye’de ikinci çeyrek büyümesi nüfus artışından arındırıldığında, yani fert başına sıfırdır. Gelişmekte olan bir ülke için büyüme hızının, ABD gibi gelişmiş bir ülke büyüme hızına, hatta altına düşmüş olması vahim bir durumdur.

—Türkiye’nin stratejik sektörleri, haberleşmeden (telekominikasyondan) sigortacılık dahil mali sektöre kadar yabancıların eline geçmiş ve dışa bağımlı hale gelmiştir. ABD de böyle bir durum yoktur.

—ABD reel sektörü Türkiye’deki reel sektörün karşılaşacağı kur riski felaketiyle karşı karşıya değildir.

—ABD teknoloji üretmektedir, nükleer enerji başta tüm diğer alternatif enerji teknolojisinde çok ileridedir. Türkiye teknolojide dışa bağımlı ve ithal etmektedir.

— Türkiye petrol tüketiminin tamamına yakınını ithal ediyor. ABD petrol tüketiminin yüzde 44′ünü kendisi üretmektedir. Üstelik bilinen kullanılabilir rezervi on beş milyar varil olan Alaska petrol yataklarını kullanıma açmamış, gelecek nesilleri için bekliyor. Biz ise mevcut servetlerimizi gelecek nesillere bırakmıyor, yabancılara satıp boğazımıza geçiriyoruz. Gelecek nesillere ait gelirleri onların elinden alıp, özeleştirme adı altında yabancılara kırdırıp nasıl yediğimiz ” Kendi neslimizi sömürmek” başlıklı yazımdan okunabilir.

— ABD Hazinesi sıfır reel faizle, hatta negatif reel faizle borçlanabilirken bile bir krizden söz edilirken, yabancılara kur farkı ile birlikte yüzde 20 ila yüzde 40 arasında reel getiri ödemek zorunda kalan Türkiye nasıl krizde olmaz. Madem krizde değiliz neden dünyada görülmemiş bu yükseklikteki giderleri ülke olarak yabancılara ödüyoruz. Bu reel gideri ülkemiz yabancılara fışkıran petrol gelirleri ile de ödemiyor, halkımızın vergisiyle ödüyor.

Bu şekilde günleri ve ayları kurtarabildiğimizde kriz yok diyoruz. Tıpkı uyuşturucunun dozunu artırarak krizi, derinleşmesi pahasına, erteleyip bak işte ayaktayız bizde kriz yok diyoruz. ABD yaralanmış bir organını bıçak vurmuş ameliyat ediyor, tedavi ediyor. Bizim gibi uyuşturucu alarak hastalığı gizleyip, geciktirip daha da kronikleştirmiyor.

Basınımızda, ABD finans sistemindeki likiditesini şu an için yitirmiş (donmuş) alacakları ABD Hazinesi’nin devralması sonucunda oluşabilecek zararların ABD’nin vergi mükelleflerine (belki) yansıyabileceği ihtimali hayretle vurgulanmakta, ABD tarihinde bir ya da iki defa geçici olarak olabilmiş böyle bir durum yadırganmaktadır.

Halbuki yadırganması gereken husus benzeri faturaların halkımıza yıllardır ve halen artarak fiilen ve açıkça ödetiliyor olmasının yeterince dile getirilmiyor ve yankı yapmıyor olmasıdır. Ayrıca, ABD de vergi mükelleflerine bir miktar zarar aktarması olursa bile, alanda verende ABD’nin kendi içindedir, Bizde ise halkımızdan alınıp yabancılara verilmektedir. Üstelik 6 yıldır devam ediyor ve sürekli hale gelmiştir.

—Dünyadaki emsalleri kriz içinde batarken, bankacılık sistemimiz karlılık rekorları kırıyor. Nasıl oluyor? Bankalarımızı büyük ölçüde Hazine’den sağladıkları dünyada emsali bulunmayan yükseklikteki faiz gelirleri sayesinde, yani halkımızın ödediği vergilerle krizden koruyabildik. Bizde mali sistemin krizde olmaması ancak halkımızın geniş ve sessiz bir kesiminin krizi sürekli olarak yüklenmiş olmasındandır. Yabancılarla rekabet edemez hale getirilmiş işveren tarafından düşük ücretle çalıştırılır, buna şükür der. Sigortasız çalıştırılır şükür der. Aynı sebeple işini yitirir kadermiş der. Kapısına bir torba yiyecek yardımı yapılır kendisini bir şeylere borçlu hisseder.

ABD hazinesi kimsenin zararını doğrudan ödemiyor. Likiditesini şimdilik kaybettiği için donmuş ve mali sistemi tıkayan varlıkları düşük bedelle devir alacak vadeleri geldiğinde tahsil edecek, nakde çevirecektir. Zarar eden bu varlıkların sahibi mali sistemin özel aktörleri olacaktır. ABD hazinesinin, vergi mükelleflerinin hiç bir kaybı olmadan, kazançlı bile çıkarak süreci kapatması muhtemeldir.

Benim dönemimi atlasın da daha sonra defalarca kat fazlasıyla patlasın yaklaşımı ABD deki uygulamada yoktur. İşçiler sosyal haklarından mahrum edilerek, ya da emekliler fakirleştirilerek dengesiz sistemin sürekli beslenmesi, sürdürülmesi ABD Hazinesinin bu uygulamasında yoktur. Yani ABD de böyle bir mantalite krizi yoktur. ABD de kendi halkına karşı riyakarlık yoktur. Bütün siyasi tarafların ortak onayını almakta ve gelecek nesillere yük binmesin diye çaba sarf edilmektedir.

Üstelik bizde halkımızdan alınıp yabancı fonlara, sıcak para sahiplerine verilmektedir. ABD’nin bu uygulamasında halkından alıp yabancılara yapılan transfer hiç yoktur. Reel faizler sıfır civarındadır.

Biz krizde değiliz, çünkü işçinin, emeklinin, çiftçinin ve şimdi artık esnaf ve üreticilerimizin yaşadığı krizi, kendi neslimizi sömürerek ayakta durabilmeyi biz kriz saymıyoruz. Krizi onlara yaşatıp, kendi neslimizde sömürerek, yabancı fonlara yüksek faiz ödeyerek borçlanmaya devam edebildiğimiz sürece bizde kriz yoktur. Sürekli hale geldiği ve alıştığımız için bu çürüyüş bize olağan geliyor.

Geriye dönüşü, rasyoneli, toplum yararı olmadan halkımıza ödettirilen bedellere örnekler verelim.

— İşçilerimizin sigortasızlaştırılması halkımıza çıkarılan en büyük faturalardan biridir. Yabancıya ödenen yüksek faizin sonucu düşük kur ile oluşan ucuz ithalatla rekabet edebilmek için işverenlerimiz, maliyetlerini düşürebilmek maksadıyla, işçilerinin önemli bir kısmını sigortasız, kayıt dışı çalıştırma, ya da çok düşük ücret seviyesinden çalıştırma yoluna daha çok başvurmaktadırlar. Rekabet zorluğunda olmayan bazı işverenler ise diğerleri bu yolu kullandığı için, diğerlerini emsal alıp onlarda aynı yolu kullanmaktadırlar. Böylece işçilerimizin önemli bir kısmı sosyal güvenceden mahrum kalmakta veya hakları gecikmektedir. Ücret gelirleri olması gerekenden düşük oluşmaktadır. Kayıt dışılık ve daha düşük ücret mecburiyeti nedeniyle toplumun ayrıca vergi geliri kaybı da olmaktadır.

— Önemli bir faturada SSK emeklilerinin emekli aylıklarını komik düzeyde tutmaya mecbur kalınmasıdır. İşçiler sigortasız ya da olması gerekenden daha düşük bir ücretle çalıştırıldığı, bazen de olduğundan daha düşük ücret gösteriliği için Sosyal Sigorta sistemi müflis hale gelmekte, bunu da halkımız komik emekli maaşı almak zorunda kalarak ödemektedir. Başka bir deyişle yabancıya ödenen aşırı yüksek faizlerin, hem döviz kurunu düşürmesi, hem faiz maliyetini yükseltmesi sonucu üreticilerimizin yabancılarla rekabet edemez hale getirilmesi, işverenleri şu veya bu şekilde sigorta primi ödemelerini azaltmaya zorlamıştır. Prim geliri yetersiz olan sosyal güvenlik sistemi de SSK emeklilerinin emekli aylıklarını komik düzeyde tutmaya mecbur kalmaktadır.

—Aynı şekilde ihracatçımız da yüksek faiz – düşük kur karşısında dış piyasalarda rekabet edebilmek için yukarıda belirtilen yollara daha da çok ve yaygın bir şekilde başvurmak zorunda kalmakta, maliyet yükünü ve faturayı çalışanlarına, SSK emeklilerine aktarmak mecburiyetinde kalmaktadır. İlaveten bu şartlarda Türkiye’den ihracat zorlaştıkça, Türkiye’deki faaliyetlerini, üretimini başka ülkelere kaydırmakta, ara malları yabancı ülkelerden temin etmekte, faturası işsiz kalan insanlarımıza çıkarılmaktadır.

Sonuç olarak; mevcut düşük döviz kurlarıyla bile ithalatın yüzde 40 gerisinde sürdürülebilen ihracatın ancak işçilerimizin sigortasız çalışmaları, SSK emeklilerinin sürünmesi pahasına yapılabildiğini belirtmeliyiz. İthalatın ve cari açığın ürkütücü boyutlara ulaştığını biliyoruz ancak işverenlerimiz işçilerimizi sigortasız ya da daha düşük sigorta primleriyle çalıştırarak yükü çalışanlara ve SSK emeklilerine yansıtmamış olsa, yükü bu işçiler ve komik maaşlı işçi emeklileri yüklenmese, üreticilerimizin daha çoğu ucuz ithalatla rekabet edemeyecek, ithalatımız daha da büyük ihracatımız daha da küçük olacak ve cari açık, işsizlik daha da büyüyecekti.

—Halkımızdan yabancı fon, sıcak para sahiplerine sürekli refah transferi yapılmaktadır. Hazinenin ödediği bu yüksek faizler halkımızın vergileri ile karşılanıyor. Bugünkü tüketim düzeyini sürdürebilmek, ithalata harcayabilmek için yabancıların sıcak parasına verdiğimiz dünyanın en yüksek faizi halkımızın vergileri ile ödeniyor.

— Yabancılara yapılan transferler sadece yabancılara ödenen aşırı yüksek faizlerle sınırlı değildir. Devasa boyutlara ulaşmış cari açık da kendi gelecek neslimize ödetmek üzere ürettiğimizden çok tüketmek için yabancılardan borçlanıp tekrar yabancıların mallarına yapılan harcamadır. Gelecek nesillere çıkarılan faturadır, onları sömürmektir.

Bu yazdıklarım Türkiye’de bir defalık bir durum değil sürekli bir durum. Üstelik işçilerimizin, işçi emeklilerimizin yukarıda saydığım fedakarlıkları, yaşadığı krizler, halkımızın ödediği vergiler sayesinde mali sistemi krizden uzak tutarken yabancıların elde ettiği faiz gelirleri, borsa gelirleri vergilenmiyor, vatandaşlarımızın elde ettiği aynı gelirler vergileniyor.

Bizde kriz denilince sadece mali sistemdeki kriz anlamına geliyor. Onu da sessiz çoğunluğa fatura edince her şey güllük gülistanlık deniliyor.

Dr. Hamit BOZKURT
Eski Maliye Müfettişi

Türkiye’de kriz kronikleştirildi, geçici değil

Bu günlerde basınımızda ABD finans sistemindeki likiditesini şu an için yitirmiş (donmuş) alacakları ABD Hazinesi’nin devralması, hayretle karşılanan bir anormallik olarak gündemin ilk sıralarında. Devir alma sonucunda oluşabilecek zararların ABD’nin vergi mükelleflerine yansıyabileceği hayretle vurgulanmakta, ABD tarihinde bir ya da iki defa geçici olarak olabilmiş böyle bir durum yadırganmaktadır.

Benim yadırgadığim husus ise, benzeri faturaların halkımıza yıllardır ve halen artarak ödetiliyor olmasının yeterince dile getirilmiyor ve yankı yapmıyor olmasıdır. ABD deki, tarihinde bir defalık, aksi halde sistemi çökertecek boyutta bir likidite krizinin atlatılması için sınırlı ve geçici, istisna bir uygulamadır. Ayrıca, zarar aktarması olursa bile, alanda verende ABD nin kendi içindedir, Bizdeki ise sürekli hale gelmiştir. Üstelik halkımızdan alınıp yabancılara verilmektedir.

Ekonomik başarılarla övünülen, mali sistemimizin dünyadaki en sağlam bir yapıda olduğu, krizin bizden uzak olduğunun söylendiği zamanlarda bile halkımıza daha kötü faturalar, geçici ve bir defalık değil sürekli bir yapıda ödetilmektedir. Üstelik de geriye dönüşü, ekonomik rasyoneli, toplum yararı olmayan bu faturalamalara örnekler verelim.

— İşçilerimizin sigortasızlaştırılması halkımıza çıkarılan en büyük faturalardan biridir. Yabancıya ödenen yüksek faizin sonucu düşük kur ile oluşan ucuz ithalatla rekabet edebilmek için işverenlerimiz, maliyetlerini düşürebilmek maksadıyla, işçilerinin önemli bir kısmını sigortasız, kayıt dışı çalıştırmak mecburiyetinde kalmakta, ya da daha düşük ücret seviyesinden çalıştırmaktadır. İnsanlarımız sosyal güvenceden mahrum kalmakta veya hakları gecikmektedir. Ücret gelirleri olması gerekenden düşük oluşmaktadır. Kayıt dışılık ve daha düşük ücret mecburiyeti nedeniyle toplumun ayrıca vergi geliri kaybı da olmaktadır.

— Önemli bir faturada SSK emeklilerinin emekli aylıklarını komik düzeyde tutmaya mecbur kalınmasıdır. İşçiler sigortasız ya da olması gerekenden çok düşük bir ücretle çalıştırılmak, bazen de olduğundan daha düşük ücret gösterilmek zorunda kalındığı için Sosyal Sigorta sistemi müflis hale gelmekte, bunu da halkımız komik emekli maaşı almak zorunda kalarak ödemektedir. Başka bir deyişle yabancıya ödenen aşırı yüksek faizlerin, hem döviz kurunu düşürmesi, hem faiz maliyetini yükseltmesi sonucu üreticilerimizin yabancılarla rekabet edemez hale getirilmesi, işverenleri şu veya bu şekilde sigorta primi ödemelerini azaltmaya zorlamıştır. Prim geliri yetersiz olan sosyal güvenlik sistemi de SSK emeklilerinin emekli aylıklarını komik düzeyde tutmaya mecbur kalmaktadır.

—Aynı şekilde ihracatcımız da yüksek faiz – düşük kur karşısında dış piyasalarda rekabet edebilmek için yukarıda belirtilen yollara daha da çok ve yaygın bir şekilde başvurmak zorunda kalmakta, maliyet yükünü ve faturayı çalışanlarına, SSK emeklilerine aktarmak mecburiyetinde kalmaktadır. İlaveten bu şartlarda Türkiyeden ihracat zorlaştıkca, Türkiyedeki faaliyetlerini, üretimini başka ülkelere kaydırmakta, ara malları yabancı ülkelerden temin etmekte, faturası işsiz kalan insanlarımıza çıkarılmaktadır.

Sonuç olarak; mevcut döviz kurlarıyla ithalatın yüzde 40 gerisinde sürdürülebilen ihracatın bile ancak işçilerimizin sigortasız çalışmaları, SSK emeklilerinin sürünmesi pahasına yapılabildiğini belirtmeliyiz. İthalatın ve cari açığın ürkütücü boyutlara ulaştığını biliyoruz ancak yerli üreticilerimizin işçilerimizi sigortasız ya da daha düşük sigorta primleriyle çalıştırarak yükü çalışanlara ve SSK emeklilerine yansıtmamış olsa, yükü bu işçiler ve komik maaşlı işçi emeklileri yüklenmese, mevcut üreticilerimizin de daha çoğu ucuz ithalatla rekabet edemeyecek, ihracatımız ithalatımızın dahada gerisinde kalacak ve cari açık, işsizlik daha da büyüyecekti.

— Hazinenin ödediği bu yüksek faizler halkımızın vergileri ile karşılanıyor. Merkez Bankasının ödediği yüksek faizler de sonunda halka yansıyor, ülkemizden çıkıyor. Halkımızdan yabancı fon sahiplerine sürekli refah transferi yapılmaktadır. Popülist maksatla bugünkü tüketim düzeyini sürdürebilmek, ithalata harcayabilmek için yabancıların sıcak parasına verdiğimiz dünyanın en yüksek faizi halkımızın vergileri ile ödeniyor.

— Yabancılara yapılan transferler sadece yabancılara ödenen aşırı yüksek faizlerle sınırlı değildir. Devasa boyutlara ulaşmış cari açıkda kendi gelecek neslimize ödetmek üzere ürettiğimizden çok tüketmek için yabancılardan borçlanıp tekrar yabancıların mallarına yapılan harcamadır. Gelecek nesillere çıkarılan faturadır, onları sömürmektir.

— Özelleştirmelerin nasıl “kendi neslimizi sömürmek” mekanizmasına dönüştüğünü daha önce bu başlık altında yazmıştım. Oradan okunabileceği için burada tekrarlamıyorum.

Dünyadaki emsalleri kriz içinde batarken, bankacılık sistemimiz, mali sistemimiz karlılık rekorları kırıyor. Nasıl oluyor? Mali sistemimiz diyoruz ancak biliyorsunuz mali sistemin yarısı yabancılara satılmış durumda. Başka ne diyelim, mali sistemimiz işte. Borsamızdan daha iyi, borsanın yüzde 70′i yabancılara satılmış. Mali sistemimizi, bankalarımızı büyük ölçüde Hazine’den sağladıkları dünyada emsali bulunmayan yükseklikteki faiz gelirleri sayesinde, yani halkımızın ödediği vergilerle koruyabiliyoruz. Bu nedenle krize dayanabiliyorlar. Bu Türkiye’de bir defalık bir durum değil sürekli bir durum. Üstelik işcilerimizin, işci emeklilerimizin yukarıda saydığım fedakarlıkları, yaşadığı krizler, halkımızın ödediği vergiler sayesinde mali sistemi krizden uzak tutarken yabancıların elde ettiği faiz gelirleri, borsa gelirleri vergilenmiyor, vatandaşlarımızın elde ettiği aynı gelirler vergileniyor.

ABD de yüz yılda bir ya da iki kez olmuş, müdahale edilmezse sadece mali sistemi değil tüm ekonomiyi tıkayacak bir krize yapılan geçici ve bir defalık müdahalenin sıradışılığını günlerdir gündemin en önemli konusu olarak yazıyor, konuşuyoruz. Konuşmayalım demiyorum ancak bunlarıda konuşalım. Bizde kriz denilince sadece mali sistemdeki kriz anlamına geliyor. Onuda sessiz çoğunluğa fatura edince herşey güllük gülistanlık.

Bizde mali sistemin krizde olmaması ancak halkımzın geniş ve sessiz bir kesiminin krizi sürekli olarak yüklenmiş olmasındandır. Yabancılarla rekabet edemez hale getirilmiş işveren tarafından düşük ücretle çalıştırılır, buna şükür der. Sigortasız çalıştırılır şükür der. Aynı sebeble işini yitirir kadermiş der. Kapısına bir torba yiyecek yardımı yapılır kendisini birşeylere borçlu hisseder.

Biz, Almanya’daki hasret ve sevgi dolu, yardımsever vatandaşlarımızdan toplar, Türkiye’deki mağdur vatandaşlara ara sıra bir torba gıda yardımı yapar onların hem gönlünü alırız, hem de başka bir şey alıp bir taşla iki kuş vururuz.

ABD hazinesi kimsenin zararını doğrudan ödemiyor. Kriz nedeniyle likiditesini şimdilik kaybettiği için donmuş ve mali sistemi tıkayan varlıkları düşük kıymetten devir alacak ve kriz çözülüp likidite sağlandığında bu varlıkları tahsil edecek, nakde çevirecektir. Yine zarar eden bu varlıkların sahibi mali sistemin özel aktörleri olacaktır. ABD hazinesinin ve vergi mükelleflerinin hiç bir kaybı olmadan, hatta kazançlı çıkarak süreci kapatması muhtemeldir.

Bizdeki mentalite, yani benim dönemimi atlasında daha sonra defalarca kat fazlasıyla patlasın yaklaşımı ABD deki uygulamada yoktur. İşçiler sosyal haklarından mahrum edilerek, ya da emekliler fakirleştirilerek dengesiz sistemin sürekli beslenmesi, sürdürülmesi ABD Hazinesinin bu uygulamasında yoktur. Bütün siyasi partilerin ortak onayını almaktadır.

Üstelik bizde halkımızdan alınıp yabancı fonlara, sıcak para sahiplerine verilmektedir. ABD nin bu uygulamasında halkından alıp yabancılara yapılan transfer hiç yoktur. Reel faizler sıfır civarındadır.

Sıfır ya da sıfırın altında faiz veren ülkelerin bile krizde oldugğu bir zamanda, yabancılara kur farkı ile birlikte yüzde 20 ila 40 arasında reel faiz veren, ya da vermek zorunda kalan bir ülke nasıl olurda krizde olmaz. Bu faizi fışkıran petrol gelirleri ile de ödemiyoruz.

Cari fazlamız yok, tersine çok büyük açığımız var. Biz krizde değiliz, çünkü biz işçinin, emeklinin, çiftçinin ve şimdi artık esnaf ve üreticilerimizin yaşadığı krizi biz kriz saymıyoruz. Krizi onlara yaşatıp, üstelik kendi neslimizi sömürerek, yabancı fonlara yüksek faiz ödeyerek borçlanmaya devam edebildiğimiz sürece bizde kriz yoktur, finanse edebiliyoruz, çok iyiyiz diyoruz.

Ekonomik başarılarla övünülen, mali sistemimizin dünyadaki en sağlam bir yapıda olduğu, krizin bizden uzak olduğunun söylendiği zamanlarda bile halkımıza daha kötü ve kalıcı faturalar, geçici bir süre için değil sürekli bir yapıda ödetilmektedir. ABD deki düzeltme müdahalesinin olağan dışılığını görüp gerektiği gibi gündeme alıyoruzda, bizdeki çürüme sürekli hale geldiği ve alıştığımız için bu çürüyüş bize olağan geliyor.

Dr. Hamit BOZKURT
Eski Maliye Müfettişi

Design Downloaded from Free Wordpress Themes | Free Website Templates.